0

Allah’a  inanmanın  faydaları:
       Yüce Allah’a inanmanın insanın kişiliğine ve mutluluğuna çok önemli ve olumlu katkıları vardır.
     Allah inancıyla Kur’ân’ın gölgesinde yaşamak, ancak tadanların bilebileceği bir nimettir. İnsanın hayatını yücelten, arındırıp temizleyen ve onurlandıran bir nimet.. İşte Allaha iman etmek insan ruhunu yüceltir, güzel ameller işlemeye ve doğru yola yöneltir: “ Kim Allaha iman ederse, Allah onun kalbini doğruya yöneltir.” (Teğâbün 64/11)
       Allaha inanan bir kimse gönlüne ve kalbine gelen her şeyi bilen, yapıp ettiği her şeyi gören ve gözeten bir varlığın bulunduğunu bilir ve bunların her birinden bir gün hesap vereceğini düşünerek kötülüklerden uzaklaşır; zalim olamaz, her işinde hayatında adaletli olmaya bakar,  iyi ve güzel bir insan olmaya çalışır. Allaha inanan bir mümin, ne kendine nede başkasına bir kötülük yapamaz. Kendi nefsi ve canını da Allahın bir emaneti bilir, zarar vermez. Kanunun emniyet güçlerinin, polisin olmadığı yerlerde bile Allahın onu her an gördüğü inancı [Allah basîrdir.], şer işlerse cezasız kalmayacağına dair Allah korkusu onu kötülüklerden alı kor. Değil kötülük yapmak, tersine elinden geldiğince herkese iyilik yapmaya, hayır- hasenata, faydalı olmaya çalışır, yardıma koşar.
       Allaha inanan kişi başkalarını putlaştırmaktan, mal mevki ve şöhrete tapmaktan,  Allah ile insan arasına bir aracı koymaktan kaçınır.
       Allaha inanan bir insan yegâne rızık verenin Allah olduğunu bilir. Allahın kendisine bahşettiği nimetlerden O’nun iradesine uygun şekilde tadar ve yararlanır, başkalarını da yararlandırır, helal ve harama sevap ve günaha dikkat ederek yaşar. Bu sebeple cimrilik, hırs, aç gözlülük, tamah gibi çirkin davranışlardan uzaklaşır. Cömertlik, bağışlama, yardımseverlik gibi güzel ahlak ve davranışlara yönelir.
       Allaha inanan bir insan, bu kâinatta hiçbir varlığın kör bir tesadüfün eseri olmadığını ve gelişigüzel bir şuursuzluk içinde varlık kazanmadığını öğrenir. Evren ne geçici bir istisnanın nede gayesiz bir rastlantının eseri değildir. Her şey bir hikmete [faydaya, maslahata] bağlı olarak meydana gelmiştir. Fakat insanın sınırlı görüşü, bakış açısı, gaybın o derin hikmetini kavrayacak boyutta değildir.
        İnsanoğlunun görüp alıştığı ülfet ettiği sebepler, bazen beklenen sonuçları verirken, kimi zaman da vermeyebilir. Sebeplerin mutlak olarak sonuçları doğuracağını kesin gördüğü halde, beklediği sonuç gerçekleşir veya gerçekleşmeyebilir. Çünkü sonuçları meydana getiren gerçek etken sebepler değil; eserleri, sonuçları ve onların sebeplerini meydana getiren [Müsebbibü’l- esbâb olan] yalnız ilâhi iradedir. Fakat mümin sarılmakla mükellef olduğu için sebepleri ihmal etmez, onlara tevessül eder. Sonuçta neyin olacağını takdir eden ve gerçekleştiren Cenab-ı Allahtır [Tevekkül düşüncesi]. O halde Allahın rahmetine, adaletine, hikmetine ve ilmine sığınıp, ona teslim olmak vesvese ve saplantılardan psikolojik rahatsızlıklardan kurtuluşun tek ve en güvenli yoludur.  İşte bundan dolayı İnsan Allaha iman ederek kuranın gölgesinde huzur ve güven içinde, büyük bir iç rahatlığıyla yaşar. Çünkü her işte ve her olayda Yüce Allahın kudretinin bulunduğunu görüp onun himayesinde ve onun korumasında olduğunu hisseder. Onun sıfatlarının ve esmasının etkisini ve kuşatıcılığını iç âleminde hep duyumsar. Kesinlikle varlıklar, sağır ve mekanik kanunların eline, determinizme [İlliyyet/ kozalite; kâinatta olup biten her hadisenin maddi veya manevi sebeplerin zorunlu sonucu olduğunu ileri süren felsefi doktrin.] bırakılmış değildir. Olayların ve hayat akışının gerisinde, arka planında Yüce Allahın onları düzenleyen mutlak iradesi ve kudreti vardır. Cenab-ı Allah istediğini tercih eder ve yaratır. Bütün işler Allahın kudret eliyle olmaktadır.  
        Allaha iman kalp ve gönül huzuru sağlar. Huzura kavuşan kişide hayatta karşılaştığı problemlere, başına gelen bela ve musibetlere kolayca çözümler bulur, her şeyde ve şerde bir hayır yönünün olduğunu düşünür, sabretmesini bilir. Ümitsizliğe ve ruh çöküntüsüne düşmez. Allahın buyruklarına ve hükmüne boyun eğer.
          Allaha inanan ve ona sevgiyle bağlanan insanın ufku kâinat kadar geniş, huzuru ve neşesi cennet bahçesi gibi daima taze ve ölümsüzdür. O bütün insanları yaratanlarının bir olması yönüyle kardeşi bilir onlara iyilik ve merhamet duygularıyla bakar. Şefkatlidir, insanların dertlerine bir karşılık beklemeden koşar; boynu büküklerin gönlünü alır, yetimleri, kimsesizleri bağrına basar.
        Allaha inanmış bir insana göre, bütün müminler kardeştir. Hatta insanlık ve kardeşlik kavramı gerektiğinde yeryüzünde yaşayan bütün insanları içine alacak kadar genişleyebilir. Çünkü ona göre hangi ırka hangi millet ve kültüre mensup olursa olsun, bütün insanlar Allahın mahlûkudur(yarattığıdır). Yaratılanı hoş görür, yaratandan ötürü..
        Allaha inanan insan kâinatla ve onun içindeki varlıklarla barış içindedir. Hiçbir olay onu korkutmaz, gözünü yıldırmaz. Mümin her şeyi kendi Rabbinin emrine hizmetkâr görür. “Hâlık ve Rezzak ondan başka yoktur, zarar ve menfaat onun elindedir. O, hem Hakîmdir abes iş yapmaz. Hem Rahîmdir, ihsanı merhameti çoktur.” diye itikad ettiğinden başına bir bela, musibet, küçük bir sıkıntı bile gelse Rabbisine iltica eder, tevekkül ile dayanır ve Allaha sığınır. İmanı ona tam bir emniyet/ güvenlik hissi verir. Allaha iman ve ona kulluk etmek bütün iyilik ve güzelliklerin [hasenatın] kaynağı olduğu gibi cesaret şecaat ve kahramanlıkların da kaynağıdır. Bütün kötülük, fenalık ve şerlerin, günahların [seyyiatın] kaynağı dalâlettir imansızlıktır; dolayısıyla olumsuz bir huy olan korkaklık ve ödlekliğin kaynağı da imansızlıktır. Gerçekten İmanlı bir adamı, küre-i arz bomba olup patlasa korkutamaz. Çünkü bu iş Cenabı hakkın kudretinin eşsiz bir gösterisidir der, zevkle hayret ederek onu seyreder. Kalbi Allaha iman etmemiş, fasık ve günahkâr bir adam ise gökte bir kuyruklu yıldız görse, yerde titrer, “acaba bu serseri yıldız arzımıza çarpmasın mı? ” der, evhama düşer. Nitekim bir vakit böyle bir kuyruklu yıldızdan (Halley) Amerika titredi, çokları gece vakti hanelerini terk ettiler. İşte bir mümin gerçek bir asker gibi Allahın emirlerini dinler ibadetini yaparsa ahirette mutlu olacağı gibi dünyada da mutlu ve huzurlu olur.
   Allaha inanan bir mümin ölümden de korkmaz. Ölümü bir yokluk ve hiçlik çukuru değil, gerçek hayatın ve ebedi mutluluğun başlangıç kapısı kabul eder. Dünyada kendini bir misafir bilir. Misafir hane sahibi olan Allahın rızasını gözeterek, onun izni dairesinde yer, içer ve rahatla yaşar. Misafirlik müddeti bitince de bu misafirhaneden huzurla ayrılıp ebedi mekânına gider.  
        Gerçek bir mümin olarak Kuranın gölgesinde bir hayat yaşarsak doğal olarak şu kesin sonuca erişiriz:
        Yeryüzünde gerçek huzurun sağlanması, şu insanlığın saadete erebilmesi, insanların karşılıklı güven ve gönül rahatlığı içinde, hak ve adaletle yaşayabilmesi, hayatın doğal akışı ile çevre ve ekosistemle uyum sağlayabilmesi, ruhun temizlik, saflık ve yükselişini, maddi ve manevi terakkisini gerçekleştirebilmesi; ancak Allaha dönmek ve ona yönelmekle mümkündür.
        Allaha dönmenin ise bir tek çaresi ve tek bir yolu vardır; başkası yoktur. İşte o çare bütün hayatımızı, yüce Allahın bize kurtuluş reçetesi olarak gönderdiği kitabında bildirdiği prensiplere, kurallara, nizama döndürmektir. Hayatın her alanında yalnız bu kitabı hâkim kılmak ve bütün konularda ona başvurmayı sağlamaktır. Ahiretle ilgili ibadetlerimizle ilgili imanla ilgili konularda olduğu gibi dünyevi hayatımızla ilgili de en küçük âdabtan en büyük Kanunlara kadar rehberimiz imamımız Kur’ân-ı Kerîm olmalıdır. Her ihtiyacımızda ona yönelmemiz, müracaat etmemiz gereklidir. Aksi takdirde insanoğlunun yanlış yollara sapması yanlış kurtuluş reçeteleri araması, sahte tedavi çareleri araması, yeryüzünü tabiatı fesada/ bozguna uğratması, bozuk yollara düşmesi ve koyu bir cehaletle Allahtan uzaklaşması arzu ve heveslerine/ hevâlarına kul olmaları [tapınmaları] kaçınılmazdır.
 Soru-cevap sitesi




Yorum Gönder

 
Top