0

ŞEYH GALİP’İN ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER
(V. ÜNİTE)
Şeyh Galip, divan şiiri geleneği içinde sık kullanılan biçim ve kalıpların yanı sıra çok fazla tercih edilmeyenlerle de güzel ürünler veren bir şairdir. Gazellerinde olduğu kadar musammat biçimlerde yazdığı şiirlerde de başarılıdır. Nitekim tardiyye ve bahr-ı tavil gibi ender rastlanan biçimlerde yazılmış en güzel şiirler onundur.
ش كل آتش كلبن آتش كلشن آتش جو
ار آتش سمندر طينتان عشقه بسدر لاله ز             
ههمان اى ساقى بر ساغر طوتشدر دست دلدار
ش ينار آتش غضبله بزمه كلدى شمع مجلس و
دى غنچهٔ چشم اميدمدن نسيم آتش چيقر
ق بهار آتش براقدى كلشن آمالمه بر
كچه عشاقك خيال حسرت حالكله آه ايتد
ان ايلر نثار آتش شب فرقتده هردم اختر
لر سنسز بكا دوزخدن اى مه دم اورر كلزار
ك و بار آتش نهال آتش درخت دلكش آتش بر
شدن مركبدر وجودى تا ازل يكپاره سوز
چار اتش عناصردن مكر عشاقه
مش چراغ بزم هجرى اولديغم ياپمش ياقشدر
صلت آتش انتظار آتش كوكل پروانه سينه و
يدن بيان سوزش ايلر هركس استعداد فطر
  نكين چنار آتش ايدر بر جسته عاشق مصراع ر                        
Mefâ‘îlün mefâ‘îlün mefâ‘îlün mefâ‘îlün
و غالب مكر كلك سبك جولانك اولمش كرم ر
ن نقش و نكار آتش زمين آتش زمان آتش بتو
1. Gül âteş gül-bün âteş gülşen âteş cûybâr âteş
Semender-tıynetân-ı aşka besdir lâlezâr âteş

(Gül ateş, gülfidanı ateş, gül bahçesi ateştir. Akarsu ateştir. Aşkın semender yaratılışlıları için ateş olarak lale bahçesi yeterlidir.)
Semender, ateşte yaşadığı ve oradan çıkınca öldüğü kabul edilen efsanevi bir hayvan
türüdür. Âşık da, tıpkı semender gibi, kendisini sarıp sarmalayan aşk ateşinde yaşamaktadır. Bu nedenle o, her şeye aşkın gözüyle bakmaktadır. Aşk ateş olarak düşünüldüğünden,
onun gözünde her şey kaçınılmaz olarak ateşe dönüşmektedir. Gül, kırmızı rengi nedeniyle ateş unsuru ile zaten eşleşmektedir. Fakat şair, gülfidanının sadece kırmızı çiçeğini değil, onun yeşil dallarını ve yapraklarını da ateş olarak görmektedir. Şair, ateş olarak görmeye gülle başlamış, ardından gülfidanını, onun ardından bütün gül bahçesini
ateş olarak görmüştür. Hatta bir adım öteye geçerek aralarında tam bir zıtlık bulunmasına rağmen akarsuyu bile ateş olarak görmüştür. Şair, ateşi parçadan bütüne doğru tedrici
olarak yaymıştır. Gülün bahçedeki hükümdar konumundan hareketle, hükümdar ateş
olunca onun bütün hâkimiyet alanlarının kendiliğinden ateşe dönüştüğünü de söyleyebiliriz. Diğer Sebk-i Hindî şairleri gibi, Şeyh Galip de görünen gerçekliğin gerisinde duran
bir başka gerçekliği açığa çıkarmak için burada paradoksal imajlar oluşturmuştur. Böylece
verili dünyamızdaki zıtlar, imajlar dünyasında uyumlu bir birlikteliğe kavuşturulmuştur.
Beyitte gül, gülbün, gülşen, cuybar ve lalezar sözcükleri bir araya getirilerek bahçe ile
ilgili bir tenasüp sanatı yapılmıştır. Diğer bir tenasüp de ateş ile ateşte yaşadığı düşünülen
semender sözcükleri arasında vardır. Beyitte yer alan bahçeye ait unsurlar ateşe benzetilmek suretiyle teşbihler yapılmıştır. Bu teşbihler, benzetme yönü ve edatının olmaması nedeniyle teşbih-i beliğ olarak adlandırılırlar. Semender-tıynetân (semender yaratılışlılar)
ifadesinde ise âşık insanlar semendere benzetilmiş, ancak benzeyen unsur zikredilmeyerek açık istiare yapılmıştır. Gül, gülbün, gülşen ve lalezarın ateş olması, bu unsurların her
biri ile ateş arasında renk bakımından benzerlik bulunmasındandır. Cuybarın ateş olması
ise su-ateş karşıtlığı nedeniyle çok daha net ve açık bir tezadı ortaya koymaktadır. Buradaki bütün teşbih-i beliğler ve tezatlar, şairin aşkı anlatırken mübalağa sanatına gulüv derecesinde başvurduğunu da göstermektedir
2. Hemân ey sâkî bir sâgar tutuşdur dest-i dildâra
Gazabla bezme geldi şem‘-i meclis-veş yanar âteş
(Ey saki, sevgilinin eline hemen bir kadeh tutuşturuver. Çünkü o, meclisin mumu gibi gazap ateşiyle tutuşmuş bir hâlde toplantıya geldi.)
Şair, bir içki meclisini tasvir etmektedir. Orada içki sunan saki ve yanan ateşiyle meclisi aydınlatan mum vardır. Sonra sevgilinin kızgın bir hâlde içeriye girişi anlatılıyor. Onun yüzü öfke ateşiyle kıpkırmızı olmuş ve yanaklarını hararet basmıştır. Bunlar ise ateşe ait özelliklerdir. Şarapta da kırmızı renk ve hararet verici özellik vardır. Sevgilinin öfke ateşinin söndürülmesi için kendisine hemen şarap verilmesi istenmektedir. Çünkü verili dünyamızda ateş daha çok su ile söndürülür. Şarabın da özü zaten sudur. Ancak imajlar dünyasında, özellikle de Şeyh Galip’in imajlarında şarap, ateş ile suyun bir terkibi olarak düşünülmektedir. Böylece
öfke ateşi şarabın ateşiyle bastırılmak, ateş yine ateşle söndürülmek istenmektedir.
Beyitte saki, sagar, bezm sözcükleri bir araya getirilerek içki meclisi ile ilgili bir tenasüp sanatı yapılmıştır. Şem (mum) ve ateş sözcükleri de bir başka tenasübü oluşturmaktadır. Tutuşturmak fiilinin burada kasdedilmeyen bir anlamı var: O da yakmaktır. Kasdedilmeyen bu anlam ile şem ve ateş sözcükleri arasında iham-ı tenasüp sanatı vardır. Beyitte, öfkeli sevgili yanan muma benzetilmiş, dolayısıyla teşbih sanatı yapılmıştır

3. Nesîm âteş çıkardı gonca-i çeşm-i ümîdimden
Bırakdı gülşen-i âmâlime berk-i bahâr âteş
(Sabah esintisi, umut gözümün goncasından ateş çıkardı. Baharın şimşeği emellerimin gül bahçesine ateş bıraktı)
Şair, soyut birer kavram olan umudu gözle, emelleri ise gülşenle somutlaştırmıştır. Bu
yolla teşhis sanatı yapılmıştır. Göz, kanlı olarak düşünüldüğü için goncaya teşbih edilmiştir. Goncayı açan, dolayısıyla onun kırmızı rengini açığa çıkaran ise sabah esintisidir.
Ateş de üflenerek tutuşturulur. Sabah esintisinin umudun göz goncasından ateş çıkarması,
âşığın umutlarının gerçekleşmeye başladığına işarettir. Kendi beklentilerini bir gül bahçesine benzeten şair, bahar şimşeğinin bu bahçeye ateş bıraktığını söylemektedir. Tasavvufta
‘berk’ yani şimşek, manevi yolculukta velilik makamının başlangıcındaki ilk nurun açığa çıkmasını ifade eder.
Bahar şimşeği denilmesi de bu başlangıca işaret içindir. Çünkü bahar mevsiminde her şey henüz çok yeni ve tazedir. Velilik makamının ilk zamanlarında tecelli
eden, yani açığa çıkan ilahî nurlar, âşığın emellerinin gül bahçesine ateş bırakmıştır. Bu
da emel güllerinin açılmasını, daha bir kırmızı olmalarını anlatır.

Örnek 2 (Gazel)
انه سى عشق بر شمع الهيدر بنم پرو
انه سى شوق بر زنجيردر كوكلم آنك ديو
ممحرم راز اوله لى غمزه كله اولدى خاطر
بآشنانك آشنا بيكانه نك بيكانه سى
ق ايلمز زهد خشكى بزم نوشانوشدن فر
ندانه سى بويله در ارباب حالك مشرب ر
لرعالم آبك سواد خاكى هب پر فيض او
شيد هكمتدر خم ميخانه سى خور چشمهٔ
ش ناز اول نكاه چشم زهر آلوددن مينو
كس شهلاسنك مستانه سى بن خمار نر
ابيده دن الحذر غافل بولنمه خنچر خو
ى قتلدر دائم انك افسانه سى كفتكو
رمحرم خلوتسراى ذوقى اول غالبده كو
انه سى بشقه در رز دخترينك مشرب فرز

Fâ‘ilâtün fâ‘ilâtün fâ‘ilâtün fâ‘ilün
Önemli
1. Aşk bir şem‘-i ilâhîdir benim pervânesi
Şevk bir zencîrdir gönlüm anun dîvânesi
Beyitte şair aşk kavramını şem-i ilahiye, kendini onun etrafında dönen bir pervaneye;
şevk kavramını zincire, gönlünü o zincire vurulan bir deliye benzetmiştir. Benzetme edatı ve yönü bulunmadığı için burada yapılan benzetme, teşbih-i beliğdir. Şem ile pervane,
zencir ile divane arasında ayrı ayrı tenasüp vardır.
 2. Mahrem-i râz olalı gamzenle oldu hâtırım
Âşinânın âşinâ bîgânenin bîgânesi
(Hatırım senin yan bakışınla sırdaş olduğundan beri seni tanıyanla tanış, sana yabancı olana da yabancıdır)
Beyitte hem gamze hem de hatır, sırra mahrem ve aşina ile aşina bigâne ile bigâne olmak gibi insani özelliklerle kişileştirilerek teşhis sanatı yapılmıştır. Teşhis sanatının bulunduğu yerde doğal olarak istiare de gündeme gelir. Gamze ve hatır insanlara benzetilmiş, kendisine benzetilen unsur açıkça söylenmediği için kapalı istiare yapılmıştır. Aşina ve bigâne sözcükleri, aralarında anlam karşıtlığı bulunduğu ve ‘hatırım’ ortak kavramında
birleştikleri için tezat sanatını oluştururlar.

3. Zühd-i huşku bezm-i nûş-â-nûşdan fark eylemez
Böyledir erbâb-ı hâlin meşreb-i rindânesi
Hâl ehlinin rindane tarzı böyledir: Ham sofuluk ile daima içilen meclisi birbirinden ayırt etmez, ikisini bir görür.
Ham sofuluk ile daima içki içilen meclis arasında anlam karşıtlığı bulunmasına rağmen, bunları ayırt etmemek, ikisini bir görmek tezat sanatını ortaya çıkarır. Rint ile
‘bezm-i nûş-â-nûş’ kavramları arasında da tenasüp sanatı vardır.

4. Âlem-i âbın sevâd-ı hâki hep pür-feyz olur
Çeşme-i hûrşîd-i hikmetdir hum-ı mey-hânesi
(İçki meclisinin toprağının karası feyizle dopdoludur. Meyhanesinin küpü de, hikmetin yani bilgece bakışın güneş çeşmesidir)
Şarap suya benzetilmiş, benzeyen unsur zikredilmeyerek açık istiare yapılmıştır. Âlem söylenmiş ama onun içinde çok küçük bir parça olan şarap meclisi veya şarabın içildiği her türlü ortam kast edilmiş, böylece mecaz-ı mürsel sanatından yararlanılmıştır. Meyhane küpü, hikmet güneşinin pınarına benzetilmiş; benzetme yönü ve edatı kullanılmayarak teşbih-i beliğ sanatının ortaya çıkması sağlanmıştır. Soyut bir kavram olan ‘hikmet’ yine teşbih-i beliğ yoluyla güneşe benzetilerek somutlaştırılmış; daha sonra buna çeşme gibi karşıt anlamlı bir özellik verilerek tezat sanatı yapılmıştır. Âb (su) ile hâk (toprak) sözcükleri arasında da dört unsurla ilgili bir tenasüp vardır.

5. Ol nigâh-ı çeşm-i zehr-âlûddan mey-nûş-ı nâz
Ben humâr-ı nergis-i şehlâsının mestânesi
(O, zehirli gözün bakışından sarhoştur. Bense onun nergise benzeyen şehla gözündeki sarhoşluğun sarhoşuyum)
Beyitte hem nigah, çeşm, nergis ve şehlâ hem de mey-nuş, humar ve mestâne sözcükleri arasında ayrı ayrı tenasüp sanatı vardır. Beytin ilk mısraı ile ikinci mısraı arasında leffü neşr-i mürettep sanatı yapılmıştır: ‘Ol’ ile ‘ben’, ‘nigâh-ı çeşm-i zehr-âlûd’ ile ‘humâr-ı nergis-i şehlâ’, ‘mey-nûş-i nâz’ ile ‘mestâne’ arasında ilgi ve paralellik kurulmuştur.

6. El-hazer gâfil bulunma hançer-i hâbîdeden
Güft-gûy-ı katldir dâ’im anun efsânesi
() Kınında uyuyan hançerden gafil olma, sakın! Çünkü onun anlattığı hikâyeler daima öldürmek üzerinedir
Beyitte hançere uyumak gibi insani bir özellik verilerek teşhis, konuşma özelliği verilerek de intak sanatları yapılmıştır. Kendisine benzetilen unsur konumundaki insan burada zikredilmeyerek kapalı istiare sanatının ortaya çıkması sağlanmıştır.

7. Mahrem-i halvet-sarây-ı zevkı ol Gâlibde gör
Başkadır rez duhterinin meşreb-i ferzânesi
(İlahî nurların ilk tecellisi olan zevkle içli dışlı olmayı Galip’te gör. Asmanın kızı olan şarabın körpe tarzı bir başkadır!)
Beyitte hem rez (asma) hem de ondan elde edilen şarap insana benzetilerek kişileştirilmiş (teşhis); ‘rez’de kendisine benzetilen gizlendiği için kapalı istiare, şarapta ise benzeyen unsur zikredilmediği için açık istiare sanatları yapılmıştır. Duhter ve ferzâne sözcükleri arasında tenasüp, rez duhteri (şarap) ile halvet-sarây-ı zevk arasında başka bir tenasüp,
bu son iki kavramla ‘meşreb’ kelimesinin burada kasdedilmeyen ‘içme yeri’ anlamı arasında da iham-ı tenasüp vardır. Şair, Galip’ten bahsederken sanki kendi değilmiş gibi davranarak tecrit sanatına başvurmuştur.

Örnek 3 (Gazel)
Bu gazel, Şeyh Galip’in bestelenmiş şiirlerinden biridir. Eser, Hacı Faik Bey tarafından
“Acem-Aksaksemai”, Yavuz Tektay tarafından ise “Acemaşiran-Curcuna” tarzında bestelenmiştir (Oter vd. 2010: 218).
سه سندندر افندمسين جهانده اعتبارم وار
سه سندندر ميان عاشقانده اشتهارم وار
انمسن بنم فيض حياتم حاصلي روح رو
سه سندندر عمرمده كارم وار مايهٔ اكر سر
نك حسنكدر ويرن بو صورت موهومه رونق ر
سه سندندر كلستان خيالم نوبهارم وار
نجيده فلكدن ذره مقدار اولمدم دوركده ر
سه سندندر كر اى مهرمنور آه و زارم وار
صلتسن هجرانكم سن شمع و انهٔ سنك پرو
سه سندندر بهر شب خواهش بوس و كنارم وار
ار داغدر سينه م شهيد عشقك اولدم لاله ز
سه سندندر چراغ تربتم شمع مزارم وار
دباد دشت ظن ايلر كورن سركشته لكده كر
سه سندندر فنا اندر فنايم هر نه وارم وار
لمشكن نيچون آواره قپلدك كوهر غلطانك او
سه سندندر كوكل آيينه سنده بر غبارم وار…
Mefâ‘îlün mefâ‘îlün mefâ‘îlün mefâ‘îlün

1. Efendimsin cihânda i‘tibârım varsa sendendir
Miyân-ı âşıkânda iştihârım varsa sendendir
(Ey Hazret-i Mevlana!) Sen efendimsin. Dünyada bir itibarım varsa sendendir.
Âşıklar arasında bir şöhretim varsa o da senin sayendedir.
2. Benim feyz-i hayâtım hâsılı rûh-ı revânımsın
Eğer ser-mâye-i ömrümde kârım varsa sendendir
Hayatımın feyiz kaynağısın, kısacası sen benim canımsın. Eğer ömür sermayemde bir
kârım varsa sendendir.
3. Veren bu sûret-i mevhûma revnâk reng-i hüsnündür
Gülistân-ı hayâlim nev-bahârım varsa sendendir
Bu belirsiz görüntüye parlaklık veren senin güzelliğinin rengidir. Hayal gülistanım,
ilkbaharım varsa sendendir.
4. Felekden zerre mikdâr olmadım devrinde rencîde
Ger ey mihr-i münevver âh u zârım varsa sendendir
Ey parlak güneş, zamanında felekten biraz olsun incinmedim. Ağlayıp sızlanmam
varsa o da sendendir.
5. Senin pervâne-i hicrânınım sen şem‘-i vuslatsın
Be-her şeb hâhiş-i bûs u kenârım varsa sendendir
Sen kavuşma mumusun, bense ayrılığın pervanesiyim. Her gece kavuşma isteğim
varsa sendendir.

6. Şehîd-i aşkın oldum lâlezâr-ı dâğdır sînem
Çerâğ-ı türbetim şem‘-i mezârım varsa sendendir
Aşkının şehidi oldum. Göğsüm yaralarla dolu, lale bahçesini andırıyor. Türbemin
lambası, mezarımın mumu varsa sendendir.
7. Gören ser-geştelikde gird-bâd-ı deşt zann eyler
Fenâ-ender-fenâyım her ne varım varsa sendendir
Beni başı dönmüş bir hâlde görenler, çöldeki bir hortum olduğumu zannederler. Tam
bir yokluk içindeyim; herhangi bir şeyim varsa sendendir.
XVIII. Yüzyıl Türk Edebiyatı 110
8. Niçün âvâre kıldın gevher-i galtânın olmuşken
Gönül âyînesinde bir gubârım varsa sendendir
Ben senin yerde yuvarlanan bir cevherin olduğum hâlde beni neden kendi başıma
bıraktın? Gönül aynasında bir tozum varsa o da sendendir (senin yolunun tozudur).
9. Şafak-tâb eyledin peymânemi hûn-âb ile sâkî
Sabâh-ı sohbet-i meyden humârım varsa sendendir
Ey saki, kadehimi kanlı su ile şafak gibi kıpkızıl ettin. Şarap sohbetinin sabahından
kalma sarhoşluğum varsa sendendir.
10. Sanadır ilticâsı Gâlibin yâ Hazret-i Monlâ
Başımda bir külâh-ı iftihârım varsa sendendir
Ey Hazret-i Mevlana! Galip’in ilticası (sığınması) sanadır. Başımda bir övünç külahım varsa sendendir.



Örnek 4 (Gazel)
Dökdü omuzdan poşu saçağını
Açdı gönüller deli bayrağını
Ay yenisi gökde ne ülker satar
Değmeyecek kesdiği tırnağını
Gözceğizim boyamak ister benim
Al boyayıp kan ile dudağını
Saldı gönül illerine akını
Kurdu göz ırmağına otağını
Nice tabur dağıtır ol yosmanın
Saç dağıtıp eğmesi kalpağını
İçip içip kendi elinden anun
Duramayıp öpmüşüm ayağını
Çok sürünüp gözlemişim özleyip
Ayağının izini toprağını
Vermedi bir kimseye Gâlib geçit
Kanda çevirdiyse söz ırmağını
Hazret-i Monlâyı bilenler bilir
Bilmeyenin kim çeke kulağını

Örnek 5 (Terci-bent)
Fe‘ilâtün fe‘ilâtün fe‘ilâtün fe‘ilün
(Fâ‘ilâtün) (fâ‘lün)
I
Ey dil ey dil niye bu rütbede pür-gamsın sen
Gerçi vîrâne isen genc-i mutalsamsın sen
Secde-fermâ-yı melek zât-ı mükerremsin sen
Bildiğin gibi değil cümleden akdemsin sen
Rûhsun nefha-i Cibrîl ile tev’emsin sen
Sırr-ı Haksın mesel-i Îsî-i Meryemsin sen
Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen
Ey gönül, ey gönül! Sen niye bu kadar gamlısın? Harabeysen de tılsımlı bir definesin. Meleklerin secde etmekle emrolunduğu saygın bir zatsın. Bildiğin gibi değil, sen hepsinden
öndesin. Ruhsun, Cebrail’in nefesiyle ikizsin. Tanrı’nın sırrısın, sen Meryem’in oğlu İsa
gibisin.
Kendine iyi bir biçimde bak. Çünkü sen, âlemin özüsün, varlıkların gözbebeği olan
insansın.

Şairin burada seslendiği gönül, âşığın gönlü olup ileri düzeyde gamla doludur.
Sevgiliden gördüğü muamele neticesinde gönül harabeye dönmüştür. Harabe ise, dışarıdan bakıldığında değersizliği, terk edilmişliği temsil eder. Ancak başka bir açıdan bakıldığında orası, definelerin gömülü olduğu değerli bir yerdir. Hazinelerin harabelerde gömüldüğü ve yılanlar tarafından korundukları kabul edilir. Âşığın gönlü de bir harabe olmakla beraber içinde büyük değerler saklamaktadır.
Yukarıdaki bentte, meleklerin Âdem’e secde etmekle emr olunmaları, insanın en güzel surette ve bütün varlıklardan daha üstün bir konumda yaratılması, Cebrail’in Meryem’e gelerek Hz. İsa’nın babasız olarak dünyaya geleceğini müjdelemesi olaylarına da değinilmiştir. Hz. İsa’nın babasız olarak doğması gibi, insan türünün atası olan Hz. Âdem de babasız olarak yaratılmıştır. Bütün bunlar, insanın ne kadar üstün bir varlık olduğunun kanıtları olarak sıralanmıştır.Galip, terci-bendin başından sonuna kadar “sen” zamirine seslenmekte ve onunla konuşmaktadır.
İlk bentte redif olarak kullanılan “sen” zamiri, her bendin sonunda tekrar edilen vasıta beyti aracılığıyla bütün bentlere yayılmakta; böylece, şiirin tamamında ona seslenilmektedir. Başlangıçta “Ey gönül!” hitabı kullanılmışsa da, ‘sen’ zamiriyle kasdedilen gönlün kendisi değil, ona sahip olan insandır. Vasıta beytindeki “âdemsin sen” ifadesi bunun açık kanıtıdır. Âdem, insan türünün ilk atasının adı olduğu gibi, aynı zamanda türün de adı olup, insan demektir. Bazı değerlendirmelerde, “zât” sözcüğündeki saygınlık ifade eden anlam çağrışımlarından hareketle buradaki insanın “insan-ı kâmil” olduğu,şairin insan-ı kâmile seslendiği ileri sürülmüştür. Böyle bir yaklaşım, şiirin hem muhatap kitlesini daraltacak hem de değerini azaltacaktır. Çünkü tasavvufî eserlerde anlatıldığı biçimiyle insan-ı kâmil, neredeyse peygamberlerle eş değerdedir. Bu özellikte insan, hem sayıca azdır hem de öyle birinin bu kadar hatırlatmaya ihtiyacı yoktur. Şiirin bütünü göz önünde tutulduğunda, kendi varlığı üzerinde düşünmeye, tefekkür etmeye çağrılan “sen”zamirinin, bizzat insan türünün her bir tekine karşılık geldiği anlaşılmaktadır.


II
Merteben ayn-ı müsemmâdadır esmâ sanma
Merci’in hâlık-ı eşyâdadır eşyâ sanma
Gördüğün emr-i muhakkakları rü’yâ sanma
Başkasın kendini sûretle heyûlâ sanma
Keşf ile sâbit olan ma‘nî yi da‘vâ sanma
Hakkına söylenen evsâfı müdârâ sanma
Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen                
Çekirdekten Ağaca Dönüş…
Mertebeni isimlerde zannetme; merteben isimlendirilmişlerin gözündedir. Dönüş yerinin eşya olduğunu zannetme; döneceğin yer eşyayı yaratandadır. Gördüğün gerçek işleri
rüya zannetme. Sen başkasın; kendini şekil ve heyula zannetme. Doğruluğu keşif yoluyla ispat edilmiş düşünceyi (doğruluğu ispatlanmamış) iddia zannetme. Hakkında söylenen özellikleri yaranma amaçlı sözler zannetme.
Kendine iyi bir biçimde bak. Çünkü sen, âlemin özüsün, varlıkların gözbebeği olan insansın.
İnsanın mertebesi, isimler değil, isimlendirilmiş varlıkların gözüdür. Bu düşünce, vasıta beyitindeki “varlıkların gözbebeği” ifadesi ile örtüşmektedir. İnsanın döneceği yer ise,
eşya değil, eşyanın yaratıcısı olan Tanrı’dır. Burada, Bakara Suresi’nin 156. ayetine de işaret vardır: “Doğrusu biz Allah’a aidiz ve ona döneceğiz.” Galip, insanın değeri hakkında
gerek Kuran’da gerekse Mesnevi’de ve başka kaynaklarda söylenenlerin gerçeği ifade ettiğini hatırlatmaktadır.
Galip’in vasıta beyitte dile getirdiği düşünceler, Mevlana’nın Mesnevi’sinin dördüncü kitabındaki şu beyitlerle birebir örtüşmektedir: “Görünüşte o yıldızlar, bizim varlığımıza, sağlığımıza sebeptir ama hakikatte bizim batınımız, bizim iç yüzümüz, gökyüzünün durmasına, varlığına sebeptir. Hükema, insan küçük âlemdir derler, fakat Tanrı hakîmleri insan büyük âlemdir demişlerdir. Çünkü hükemanın bilgisi, insanın suretine aittir, bu hakîmlerin
bilgisiyse hakikatte insanın hakikatine ulaşmıştır. Surette sen küçük bir âlemsin ama hakikatte en büyük âlem sensin. Görünüşte dal, meyvenin aslıdır; fakat hakikatte dal, meyve için
var olmuştur. Meyve elde etmeye bir meyli, meyve elde etmeye bir ümidi olmasaydı hiç bahçıvan, ağaç diker miydi? Şu halde meyve, görünüşte ağaçtan doğmuştur ama hakikatte ağaç,
meyveden vücut bulmuştur (Bkz. Mevlana-Mesnevi, Beyit

III
İnleyip sırrını fâş eyleme ağyâra sakın
Düşme bilmezlik ile varta-i inkâra sakın
Değmesin ellerin kâkül-i dildâra sakın
Sonra Mansûr gibi çıkman olur dâra sakın
Arz-ı acz itmeyesin yâreden ol yâra sakın
Bulduğun gevher-i âlîleri bî-çâre sakın
Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen          Hallac-ı Mansur
İnleyerek sırrını ağyara (seni sevgiliden ayrı düşürmek isteyenlere) açıklamaktan sakın.
Bilmeden inkâr çukuruna düşmekten sakın. Ettiğin âhların sevgilinin kâkülüne değmesinden sakın. Sonra Mansur gibi darağacına çekilirsin, bundan sakın. Yara nedeniyle o
yâre aczini açıklamaktan sakın. Ey çaresiz, bulduğun değerli mücevheri koru.
Kendine iyi bir biçimde bak. Çünkü sen, âlemin özüsün, varlıkların gözbebeği olan insansın

Divan şiiri geleneğinde ‘ağyâr’, âşık ile sevgili arasında bozgunluk çıkarmaya çalışan
kişilere karşılık gelir. Âşık, çektiği acıları gizlemesini bilmeli, düşmanlarını sevindirmemelidir. Sevgili kendisini imtihan etmektedir. İnleyerek acısını açığa vurması, aşk derdinden
şikâyet etmesi, sabır göstermemesi, dolayısıyla imtihanını kaybetmesi anlamına gelecektir. O, sevgilinin saçlarına el değdirmemelidir; çünkü onun saçları kesreti temsil etmektedir. Âşık, sevgilinin yüzüne, yani vahdete ulaşma çabası içindedir. Kesreti temsil
eden saçlar ise vahdeti temsil eden yüze giden yol üzerindeki engellerdir. Vahdete ulaşmak
için kesrete takılmamak lazım. Hallac-ı Mansur’a gelince, o, sırrını açığa vurduğu için darağacını boylamıştır. Galip, onun gibi olmamayı öğütlemektedir. Âşık olan kişi, aşk yaralarına dayanamadığını sevgilisine söylememelidir. Çünkü o yaraların her biri çok kıymetli
bir mücevher hükmündedir. Âşık, sahip olduğu bu değerlerin kıymetini bilmeli ve onları özenle korumalıdır.

IV
Sendedir mahzen-i esrâr-ı mahabbet sende
Sendedir ma‘den-i envâr-ı fütüvvet sende
Gizli gizli dahı vardır niçe hâlet sende
Ma‘rifet sende hüner sende hakîkat sende
Nazar etsen yer ü gök dûzah u cennet sende
Arş u kürsiyy ü melek sendedir elbet sende
Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen                                    Alem’in  Özü İnsan
Muhabbet sırlarının saklı olduğu yer sendedir, sende. Fütüvvet nurlarının kaynağı sendedir, sende. Sende daha nice gizli hâller vardır: Marifet sende, hüner sende, hakikat sende. Baksan görürsün ki, yeryüzüyle gökyüzü, cennetle cehennem sendedir. Arş, kürsü,
melek sendedir, elbet sende.
Kendine iyi bir biçimde bak. Çünkü sen, âlemin özüsün, varlıkların gözbebeği olan insansın.
Bu bentte anlatılanlar, vasıta beyittekilerin birer açıklaması gibidir. Galip, somut ve
soyut bütün varlıkların, bütün değerlerin, bütün hünerlerin, bütün hakikatlerin insanda
toplandığını, dikkatle baksa bunu göreceğini anlatıyor.

V
Hayfdır şâh iken âlemde gedâ olmayasın
Keder-âlûde-i ümmîd ü recâ olmayasın
Vâdî-i ye’se düşüp hîç ü hebâ olmayasın
Yanılıp reh-rev-i sahrâ-yı hevâ olmayasın
Âdeme muttasıl ol tâ ki cüdâ olmayasın
Secdeler eyle ki merdûd-ı Hudâ olmayasın
Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen
Yazık olur; âlemde padişah iken yoksul olmayasın, umut ve beklenti nedeniyle üzülmeyesin, umutsuzluk vadisine düşüp heba olmayasın, yanılıp nefis çölüne giden yolcu olmayasın, Âdem’e sımsıkı yapış ki ayrı düşmeyesin. Secdeler et ki Tanrı’nın reddettiklerinden olmayasın.
Kendine iyi bir biçimde bak. Çünkü sen, âlemin özüsün, varlıkların gözbebeği olan
insansın.
Kuran’da Tin Suresi’nin 4-5. ayetlerinde, “Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde
yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik.” denilmektedir. İnsan yaratılışı itibarıyla ahsenitakvim (en güzel biçim) üzere yaratılmıştır. O, bu özelliğini korumakla yükümlüdür. Aksi takdirde esfelesafilin (aşağıların aşağısı) konumuna düşecektir. Çünkü o, en güzel biçimde yaratılmışsa da, kendisini kötülüğe götürecek Şeytan ve nefis (heva) gibi unsurlara uyarak bu konumunu kaybetme iradesine de sahiptir. Bunun için de Âdem ile Şeytan arasında yaşanan mücadelede, Âdem’den yana tavır almalıdır. Bu mısralar, Galip’in
seslendiği kişinin, insan-ı kâmil değil, ahsenitakvim üzere yaratılan insan teki olduğunu
göstermektedir.

VI
Berk-ı hâtif gibi bu kayd-ı sivâdan güzer et
Erişen hâr u hâsa âteş-i aşkı siper et
Dâmenin tutmaya âsâr-ı alâyık hazer et
Şems-veş hâhiş-i Monlâyile azm-i sefer et
Sâf kıl âyîneni kâbil-i aks-i suver et
Hele bir cem’-i havâs eyle de Gâlib nazar et
Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen                                                                                                 TAKVA
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen                                                                                                   Takva
Seni Tanrı’dan uzaklaştıran şeylerin kaydını çekmekten gaybın şimşeği gibi uzaklaş. Üzerine gelen dikenlere ve çerçöpe karşı aşk ateşini kendine siper et. İlgilerin etkileri eteğini tutmasın, kendini koru. Tıpkı Şems-i Tebrizî gibi, Mevlana arzusuyla yola çık. Aynanı temizle ki, görüntüleri yansıtmaya elverişli hâle gelsin. Duyularını şöyle bir toparla
da bir bak.
Kendine iyi bir biçimde bak. Çünkü sen, âlemin özüsün, varlıkların gözbebeği olan
insansın.
Bu bentte Şeyh Galip, insanı, aşağıların aşağısı konumuna düşürecek işlerden uzak
durma konusunda uyarıyor. İnsan, kendisini sıkıntıya sokacak ve Tanrı’dan uzaklaştıracak şeylerden korunmalıdır. Bunlar ise takva kavramını gündeme getirmektedir. Diken,
çerçöp, eteğini tutma gibi kavramlar, takva ile ilgili çalışmalarda aktarılan ve sahabeden
iki kişi arasında geçen şu diyaloğu hatırlatmaktadır: Hz. Ömer, Ubey b. Ka’b’a “Takva nedir?” diye sorar. Ubey, “Dikenli yolda hiç yürümedin mi?” şeklinde cevap verir. Hz. Ömer,
“Yürüdüm.” deyince “O zaman ne yaptın?” der. Hz. Ömer, “Paçalarımı sıvayıp ayağıma diken batmasın diye dikkatli yürüdüm.” deyince Ubey, “İşte takva odur.” diye karşılık verir
(Gezgin 2010: 139).
Bu bent, şiirin son bendidir. Şair, vasıta beytini son defa tekrar etmeden önce, muhatabından gönül aynasını silip temizlemesini, görüntüleri net biçimde yansıtacak hâle
getirmesini; ayrıca, gerçeği kaçırmaması için duyularını derleyip toparlamasını istiyor.
Galip’in, nazar etmek için duyuların toparlanmasını istemesi de ilginçtir. Çünkü nazar etmek sadece görme duyusuna ait bir eylemdir. Hâlbuki şair, nazar etmek için diğer duyuların da devreye sokulmasını istiyor. Böylece görme duyusu dışındaki duyulara da bakma
ve görme özelliği verilerek “çoklu duyulama” yapılmıştır.

Örnek 6 (Murabba)
Bu murabba, Şeyh Galip’in bestelenmiş şiirlerindendir. Saadettin Kaynak tarafından
Isfahan-Düyek, Cemal Calan tarafından ise Tahirbuselik-Ağıraksak tarzında bestelenmiştir (Oter vd. 2010: 219).
Fâ‘ilâtün fâ‘ilâtün fâ‘ilâtün fâ‘ilün
I
Fâriğ olmam eylesen yüz bin cefâ sevdim seni
Böyle yazmış alnıma kilk-i kazâ sevdim seni
Ben bu sözden dönmezem devr eyledikçe nüh felek
Şâhid olsun aşkıma arz u semâ sevdim seni
Seni sevdim; yüz bin cefada bulunsan da bundan vazgeçmem. Seni sevdim; kaza ve
kader kalemi alnıma böyle yazmış. Sevdim seni; yeryüzü ve gökyüzü aşkıma şahit
olsun. Dokuz felek dönmeye devam ettikçe ben verdiğim bu sözden dönmem.
II
Bend-i peyvend-i dilim ebrû-yı gaddârındadır
Rişte-i cem‘iyyetim zülf-i siyeh-kârındadır
Hastayım ümmîd-i sıhhat çeşm-i bîmârındadır
Bir devâsız derde oldum mübtelâ sevdim seni
Gönül bağımın ipi senin gaddar kaşındadır. Bir aradalığımın ipi senin karanlığı
meslek edinmiş saçındadır. Ben hastayım; iyileşme ümidim senin hasta gözündedir.
Sevdim seni; tedavisi bulunmayan bir derde düştüm ben.
III
Ey hilâl-ebrû dilin meyli sanadır doğrusu
Sûy-ı mihrâba nigâhım kec-edâdır doğrusu
Râ kaşından inhirâf etsem riyâdır doğrusu
Yâ savâb olmuş veyâ olmuş hatâ sevdim seni
Ey hilâl kaşlı! Doğrusu gönlümün meyli sanadır. Bakışım mihraptan yana eğri duruşludur. Senin (ر)  ra harfi gibi olan kaşından uzaklaşsam doğrusu bu riyadır. Doğru da olsa
yanlış da olsa sevdim seni.
IV
Bî-gubârım hasret-i hattınla hâk olsam yine
Sıhhatim rûh-ı lebindendir helâk olsam yine
Tîğ-ı gamzenden kesilmem çâk çâk olsam yine
Hâsılı bî-hûde cevr etme bana sevdim seni
Ayva tüylerinin hasretiyle toprağa bulansam yine de (gönlüme) bir toz bulaşmaz.
Helâk olsam yine de sağlığım senin dudağının ruhundadır. Gamzenin kılıcından yara bere içinde kalsam yine de (senden) kesilmem/ayrılmam. Sonuçta sen bana boşuna eziyet etme, sevdim seni.

V
Gâlib-i dîvâneyim Ferhâd u Mecnûna salâ
Yüz çevirmem olsa dünyâ bir yana ben bir yana
Şem‘ine pervâneyim pervâ ne lâzımdır bana
Anlasın bîgâne bilsin âşinâ sevdim seni
Ben âşık Galip’im. Ferhat ve Mecnun’un öldüğü ilan edilsin. Dünya bir yanda ben bir
yanda olsam yine de senden yüz çevirmem. Mumuna pervane olmuşum, çekinmeme
gerek yok. Yabancı olan anlasın, tanıdık olan bilsin ki seni sevdim.
HÜSN Ü AŞK’TAN ÖRNEKLER
Örnek 1 (Hüsn ü Aşk’tan)
Âvîhten-i Câdû Aşk-râ
(Cadının Aşk’ı Asması)
Mef‘ûlü mefâ‘ilün fe‘ûlün
Câdû anı gördi bu belâda
Ye’s eyledi hışmını ziyâde
Cadı onu sıkıntı içinde görünce üzüntüsü kızgınlığını artırdı.
Bir sihr ile çekdi çârmîha
Hem kıldı nişâne tîğ ü sîha
Bir büyüyle onu çarmıha astı; kılıçlara ve şişlere hedef yaptı.
Ol âteşe karşu Aşk u Gayret
Salb oldı ki ala bundan ibret
İbret alsınlar diye Aşk ve Gayret’i bir ateşin karşısında astı.
XVIII. Yüzyıl Türk Edebiyatı 118
Nemrûdluk eyleyip kemâhî
Salb eyledi sihr ile o şâhı
Nemrutluk edip tıpkı onun gibi o güzeli büyüyle astı.
Çün görmüş idi çeh-i amîkı
Seyr etdi bu yolda mancınıkı
Aşk, daha önce derin kuyuyu görmüştü; böylece mancınığı da görmüş oldu.
Kandîl gibi o gonca-i ter
Asılma fürûğın etdi ber-ter
Kandil gibi, asılma o körpe goncanın parlaklığını artırdı.
Çünkim sever idi Aşk’ı Câdû
Tahvîfini kasd eder fakat bu
Cadı, aslında Aşk’ı seviyordu. Fakat bu yolla onu korkutmak istiyordu.
Aldı boğazını vehm-nâkî
İncinmedi hiç cân-ı pâki
Kaygılanma ve endişelenme, (Aşk’ın) boğazını sardı; fakat onun tertemiz canı bu işten
hiç incinmedi.
Ol dârda çün hatîb-i minber
Kaldı niçe hafta ol semen-ber
O yasemin bedenli güzel minberdeki hatip gibi asıldığı yerde haftalarca kaldı.
Eylerdi hezâr-gûne efgân
Sanırdı gören hezâr-ı nâlân
Bülbül gibi ağlayıp inliyordu. Görenler onu ağlayıp inleyen bülbül sanırdı.
Gâh etdi sipihre arz-ı bî-dâd
Gâh eyledi Hüsn’e âh u feryâd
Kimi zaman felekten şikâyetçi oldu, kimi zaman Hüsn için ağlayıp sızlandı…
Gâh eyledi bahtına hitâbı
Tîz eyledi nâvek-i itâbı
Kimi zaman da azar okunu bileyip bahtına seslendi.
Ey baht nedir bu bî-vefâlık
Hiç yok mı seninle âşnâlık
Ey baht! Bu vefasızlık neyin nesidir? Seninle hiç mi tanışıklığımız yok?
Cânân dutalım ki bî-vefâdır
Hem âdetidir ve hem sezâdır
Bir an sevgilinin vefasız biri olduğunu kabul edelim: Bu onun âdetidir; kendisine yakışan da budur.
Âşıkda gam u belâ gerekdir
Dildâr ise bî-vefâ gerekdir
Âşıkta gam ve bela, sevgilide vefasızlık olmalıdır.
Sen bâri o şîve-kâra uyma
Gel şîve-i rûzgâra uyma
Bari sen o işveliye uyma. Gel, feleğin tarzına tâbi olma.
Ne anda ne bunda buldı te’sîr
Fehm etdi ki cümle kâr-ı takdîr
Onda da bunda da bir etkisi olmadığını gördü. Anladı ki, her şey takdir işi.
Geldi yine başına şuûrı
Yâd eyledi rahmet-i Gafûr’ı
Yine aklı başına geldi ve günahları bağışlayan Tanrı’nın rahmetini düşündü.
Ey hâlik-i ins ü cân rahm et
Yok bende tüvân amân rahm et
Ey insanların ve cinlerin yaratıcısı olan Tanrı! Merhamette bulun. Bende güç kalmadı;
ne olursun, merhamette bulun.
Takdîr yok ise vasl-ı yâre
Al cânımı ver o şîve-kâre
Kaderimde sevgiliye kavuşma yoksa canımı al ve o işveliye ver.
Bin fikr ile söylenip perîşân
Ma‘bûdına kıldı âh u efgân
Binbir düşünce içinde perişan bir hâlde söylenip durdu; kendisine kul olduğu Tanrı’ya
ağlayıp sızlandı.


Âşıkda gam u belâ gerekdir
Dildâr ise bî-vefâ gerekdir
Âşıkta gam ve bela, sevgilide vefasızlık olmalıdır.
Sen bâri o şîve-kâra uyma
Gel şîve-i rûzgâra uyma
Bari sen o işveliye uyma. Gel, feleğin tarzına tâbi olma.
Ne anda ne bunda buldı te’sîr
Fehm etdi ki cümle kâr-ı takdîr
Onda da bunda da bir etkisi olmadığını gördü. Anladı ki, her şey takdir işi.
Geldi yine başına şuûrı
Yâd eyledi rahmet-i Gafûr’ı
Yine aklı başına geldi ve günahları bağışlayan Tanrı’nın rahmetini düşündü.
Ey hâlik-i ins ü cân rahm et
Yok bende tüvân amân rahm et
Ey insanların ve cinlerin yaratıcısı olan Tanrı! Merhamette bulun. Bende güç kalmadı;
ne olursun, merhamette bulun.
Takdîr yok ise vasl-ı yâre
Al cânımı ver o şîve-kâre
Kaderimde sevgiliye kavuşma yoksa canımı al ve o işveliye ver.
Bin fikr ile söylenip perîşân
Ma‘bûdına kıldı âh u efgân
Binbir düşünce içinde perişan bir hâlde söylenip durdu; kendisine kul olduğu Tanrı’ya
ağlayıp sızlandı.
Örnek 2 (Tardiye)
Mef‘ûlü mefâ‘ilün fe‘ûlün
I
يد جانان خوش كلدك ايا بر
يد جانان بخش ايت بكا بر نو
له فداى عيد جانان جان او
لامى اميد جانان بى سود او
قمى يارك بزه بر سلامى يو
Hoş geldin eyâ berîd-i cânân
Bahş et bana bir nüvîd-i cânân
Cân ola fedâ-yı îd-i cânân
Bî-sûd ola mı ümîd-i cânân
Yârin bize bir selâmı yok mu
cânân: sevgili / berîd: haberci, posta. / nüvîd: müjde, güzel haber.
/ bî-sûd: faydasız, yararsız.
II
يله اى حضر فتادكان سو
يله ى ايدوب عيان سو بو سرّ
يله اول سن بكا ترجمان سو
يله كتم ايتمه يكان يكان سو
قمى غم دفترينك تمامى يو
Ey Hızr-ı fütâdegân söyle
Bu sırrı edip ıyân söyle
Ol sen bana tercemân söyle
Ketm etme yegân yegân söyle
Gam defterinin tamamı yok mu

fütâdegân: düşkün, çaresiz, âşık olanlar. / ıyân: ayan beyan, açık seçik.
/tercemân: tercüman. / ketm et-: gizlemek, saklamak.
/ yegân yegân: bir bir, teker teker.
III
در بو يا ربى نه انتظار
در بو كچمز نيجه روزكار
در بو ه و خارخار هب غصّ
در بو طويسم كه نه شيوه كار
قمى وصلت كبى بر مرامى يو
Yâ Rabbi ne intizârdır bu
Geçmez niçe rûzgârdır bu
Hep gussa vü hârhârdır bu
Duysam ki ne şîve-kârdır bu
Vuslat gibi bir merâmı yok mu
intizâr: bekleme, bekleyiş. / rûzgâr: zaman, felek. / gussa: üzüntü, keder. /
hârhâr: bitmeyen arzu. / şîvekâr: işveli, nazlı. / vuslat: kavuşma.

IV
رچقدم سر داره همچو منصو
ر صو م از آن نفحهٔ آواز
رغم قلدى كلومى شاه منصو
راولدم سپه بلايه محصو
قمى اول پادشهك پيامى يو
Çıkdım ser-i dâra hemçü Mansûr
Âvâzım ez-ân nefha-i Sûr
Gam kıldı gülûmı şâh mansûr
Oldum sipeh-i belâya mahsûr
Ol pâdşehin peyâmı yok mu
ser-i dâr: darağacının başı, ağacın üstü. / Mansûr: “ene’l-hak” sözüyle tanınan allac-ı
Mansûr. / hemçü: gibi. / ez-ân nefha-i sûr: israfil’in üfleyeceği sur’un sesinden. / gülû:
boğaz. / mansûr: bir ney çeşidi ve âhengi. / sipeh: ordu, asker. / mahsûr: kuşatılmış,
tutsak. / peyâm: haber, mesaj.

V
كدالر كام آلدى بو چرخدن
ه قلدى آشنالر فردالر
فالار طورمزمى او عهدلر و
كم دعالر كچمزمى بو ايتد
قمى حال دلك انتظامى يو
Kâm aldı bu çarhdan gedâlar
Ferdâlara kaldı âşnâlar
Durmaz mı o ahdler vefâlar
Geçmez mi bu etdiğim du‘âlar
Hâl-i dilin intizâmı yok mu
kâm: arzu, zevk. / gedâ: yoksul, dilenci. / çarh: felek. / âşnâ: âşinâ, tanıdık. /
ahd: söz, ahit. / dil: gönül. / intizâm: düzen, tertip.

VI
ت غمله لال قالدى دل حير
كبى بى مجال قالدى غالب
ضحال قالدى كوندرديكم عر
الأن بر احتمال قالدى
قمى انصافك او يرده نامى يو
Dil hayret-i gamla lâl kaldı
Gâlib gibi bî-mecâl kaldı
Gönderdiğim arz-ı hâl kaldı
El’ân bir ihtimâl kaldı
İnsâfın o yerde nâmı yok mu
dil: gönül veya dil. / lâl: konuşamayan, dilsiz. / bî-mecâl: mecalsiz, takatsiz. /
arz-ı hâl: arzuhal, dilekçe. / el’ân: şimdi. / nâm: ad, isim.

Aöf Edebiyat Ders Notları ile ilgili gelen aramalar ;
aöf edebiyat ders notları pdf
aöf edebiyat ders notları indir
aöf edebiyat ders anlatımı
aöf edebiyat 2 sınıf ders notları
aöf edebiyat bölümü
aöf edebiyat dersleri
aöf edebiyat ders notları özetleri
aöf edebiyat çıkmış sorular
18. yüzyıl edebiyatı ile ilgili aramalar;
18 yüzyıl ingiliz edebiyatı
18 yüzyıl türk edebiyatı
19 yüzyıl edebiyatı
17 yüzyıl edebiyatı
18 yüzyıl divan edebiyatı
18 yüzyıl divan edebiyatı şairleri
aöf 18 yüzyıl türk edebiyatı
17. yüzyıl edebiyatı genel özellikleri
Şeyh Galip ile ilgili aramalar ;
şeyh galip şiirleri
şeyh galip eserleri
şeyh galip hayatı
şeyh galip edebi kişiliği
şeyh galip sözler
şeyh galip hüsnü aşk
nedim
fuzuli
 Soru-cevap sitesi




Yorum Gönder

 
Top