0

18. YÜZYIL TÜRK EDEBİYATI
1.ÜNİTE
18. YÜZYILDA SOSYO-KÜLTÜREL VE EDEBİ HAYAT
 --    Osmanlılarda, Orta Çağ’da olduğu gibi şiir bir topluluk huzurunda “okunmak” üzere yazılmıştır.
 --     Başta saray olmak üzere köşk, konak, tekke, özellikle has bahçe gibi yerler, edebî sohbetlerin yapıldığı mekânlar olmuştur.
 --     Has bahçede geceli gündüzlü günlerce devam eden meclisler, sultanların bezm (=işret, eğlence) hayatının merkezi olmuştur.
 --    Eski şiirin en seçkin temsilcileri padişahın nedimi ve musahibi (=padişahın arkadaşı, sırdaşı, danışmanı) olarak bu meclislerde şiiri en yüksek düzeyde temsil etmişlerdir.
 --     Lale Devriyle birlikte Fransız Saraylarından esintiler kendini göstermeye başlamıştır. Asrın sonlarına doğru ise saraydaki klasik bahçe mimarisi tarihe karışmıştır.
--     FENOMEN (=Görüngü): Felsefe, bilim ve sanatın konusunu oluşturan olgulara fenomen denir. Felsefi olarak, bir nesne, olay veya sürecin nesnel gerçekliğini vurgulayan bir kavramdır.
--     18. yüzyıl, sosyal ve kültürel hayatta yeni bir değişimin başladığı III. Ahmet’in tahta çıkış tarihinden, batılılaşma sürecinde önemli bir dönüm noktası olan II. Mahmut devrine kadar devam eden bir süreyi içine almaktadır.
--     Dönemin edebiyat hayatı, mahallî/folklorik üslubun ön plana çıkmasının dışında önceki asrın bir devamı olarak gelişimini devam ettirmiştir.
--     Divan şiirine derin bir nefes aldıran Şeyh Galip’ten sonra ise, klasik edebiyat yeni bir hamle yapacak güçten mahrum kalmış ve çözülüş başlamıştır. Galip’in şiiri, Türk edebiyatının has bahçesinde kuğunun son şarkısıdır.
 --     Osmanlı İmparatorluğu, III. Murat’tan itibaren 18. asrın sonuna kadar süren bir çözülme sürecine girmiştir.
--    18.yüzyıl, sanayi devrimini gerçekleştirme sürecine giren Batı için aydınlanma çağıdır.
--     Gelenekçi ıslahat düşüncesi, 18. asra kadar etkili olmuş, bu tarihten itibaren başta savunma alanında olmak üzere bilim, kültür ve hayat tarzında batıya yöneliş başlamıştır.
--     Cebeci: Osmanlı ordusunda zırhlı birliklere bağlı asker.
--     İbrahim Paşa, Avrupalıların askerî güçleri ve diplomasisi hakkında bilgi edinmek üzere ilk defa Osmanlı elçileri göndermiştir.
 --    Yirmisekiz Mehmet Çelebi Paris’e, İbrahim Paşa Viyana’ya, Nişli Mehmet Ağa Moskova’ya, Mustafa Efendi Viyana’ya, Mehmet Efendi Lehistan’a elçi gitmiştir.
              LALE DEVRİ
--     Sadrazam İbrahim Paşa’nın gayretleriyle, Fransa’daki Fortainebleau Sarayı örnek alınarak Kâğıthane Deresi’nin yatağı genişletilir. Nehrin kenarlarına sütunlar dikilerek Kasr-ı Hümayun inşa edilir.
--     Baruthaneye kadar, yolun kenarlarına saray erkânı için köşkler yapılarak, bunlara Kasr-ı Neşat, Çeşme-i Nur, Hurremabad, Cedvel-i Sim gibi isimler verilir.
--    İsmi bizzat İbrahim Paşa tarafından konulan Sadabad, 31 Temmuz 1722’de III. Ahmet’in katıldığı muhteşem bir törenle açılır.
--     Sadabad, bu tarihten itibaren devlet erkânı, şairler, musikişinaslar, rakkaseler ve zevk erbabının toplandıkları bir eğlence mekânı olur..
--     Devlet erkânı giyim kuşamda lüks ve israf yarışına girer. Batılı ressamlara portrelerini çizdirmek moda olur.
--     Bazı farklı görüşler olmakla birlikte Orta Asya bozkırlarında doğduğu kabul edilen lale, oradan Türkler aracılığıyla İran ve Osmanlılara geçmiş ve 16. asırda Türkler arasında oldukça yaygınlaşmış; bu yüzyılın ortalarından itibaren lale soğanları batılı tüccarlar tarafından gemilerle Avrupa’ya götürülmeye başlanmıştır.
--     Lale, Osmanlılarda 17. asırdan itibaren bizzat padişahlar tarafından ithal edilmeye başlamış, 18. asrın başlarında Hollanda’daki gibi bir çılgınlığa (tulipomanie) dönüşmüştür.
--     Lale Devri’nin ihtişamı ve coşkusu batılı ressamların tuvallerine aks eder. Bunlardan 17. asrın sonlarında Fransız Jean B. Vanmour, III. Ahmet’in saray törenlerini, İstanbul’un çeşitli semtlerini, günlük hayattan kesitleri resmetmiştir.
--     Lale Devrinde bilim, kültür ve sanat faaliyetleri bakımından en önemli gelişme İbrahim Müteferrika (1727-1745) tarafından matbaanın kurulmasıdır.
--     Sadrazam İbrahim Paşa tarafından, Arapça ve Farsçadan çeviriler yapmak üzere bir tercüme heyeti oluşturularak dinî, tarihî eserlerin yanında felsefe ve astronomi ile ilgili eserler çevrilmiştir.
--     Osmanlılarda , Türkçe ilk kitap bu dönemde basılmıştır.
--     Matbaada basılan ilk kitap Vankulu Lügati’dir.
--     Binlerce hattatın isyanı, bazı dinî eserlerin çoğaltılması işi onlara verilerek bastırılmaya çalışılmıştır.
--     Müteferrika’nın ölümünden sonra ise uzun yıllar hiç kitap yayımlanamamıştır.
--     Lale Devri’ndeki israf ve lüks merakı, sadrazam ve ekibine karşı tepkileri körüklemiş ve bu dönem Patrona Halil isyanıyla kanlı bir şekilde sona ermiş, devrin sembolü hâline gelen Sadabad yerle bir edilmiştir.
--     Lale Devri, Hasan Âli Yücel’in belirttiği gibi Karlofça’dan sonra ülkenin üzerine bir kâbus gibi çöken küsuf (=Güneş tutulması) döneminde, bir lalenin ömrü kadar geçen “fecr-i kâzip” gibi kalmıştır.
--     I. Mahmut, İstanbul’da ve diğer illerde kütüphaneler, Yalova’da bir kâğıt fabrikası kurmuştur.
          SOSYAL HAYAT
Ø       18.yüzyılda Yıllardır biriken problemler, toprak kayıplarıyla gelen binlerce göçmenin iskânı, Celali isyanları ve iç karışıklıkların getirdiği huzursuzluklar, konar göçerlerin yerleşik hayata zorlanması, beraberinde işsizlik, ekonomik sıkıntı ve ahlaki çöküntüyü getirmiştir.
Ø       18. yüzyılda, Paris’te Turquerie diye Türk giyim kuşam tarzı moda olurken, Osmanlılarda da Batı taklit edilen prestij kültür hâline gelmiştir.
Ø       Osmanlı’daki zihniyet değişiminde, batılı ülkelerle artan ilişkilerin ve kurulan elçiliklerin özel bir önemi vardır.
Ø       Lale Devri’nden sonra, İstanbul’a gelen elçilerin beraberinde getirdiği bilginler ve sanatkârlarla elçiliklerde yapılan toplantılar, Batı kültür ve yaşam tarzının aktarılmasında birinci derecede rol oynamıştır.
Ø       Paris’e elçi olarak gönderilen Yirmisekiz Mehmet Çelebi’nin Sefaretname’si, zihniyet dünyasındaki değişimi/çözülüşü göstermesi bakımından önemli bir dönüm noktasıdır. Batı kültür ve medeniyetine duyulan hayranlık bu eserde olduğu kadar, daha önce hiçbir eserde ifade edilmemiştir.
Ø      Yönetim kesiminde kendisini hissettirmeye başlayan batılılaşma eğilimi, öncelikle savunma alanında kendisini göstermiş; bu eğilim saray, ordu ve resmî kurumlardan başlayarak, başta mimari olmak üzere, musiki, tezyinat, giyim kuşam ve hayat tarzını da etkilemeye başlamıştır.
Ø     19. asırda II. Mahmut’tan itibaren eskinin içe dönük yapısı terk edilerek dışa dönük bir yaşam tarzı oluşmaya başlamıştır.
Ø     Osmanzade Taip’in, Osmanlı’ya sığınan İsveç kralına kaside yazan Kâtibzade Sakıp hakkında kaleme aldığı hicviyesinde; “Bisât-ı işret ü âlât-ı tersâyî müheyyâdır / Fakat yanında noksânı çelîpâ ile bir meçdir” diyerek, yeme içme, döşeme ve kıyafetlerdeki frenkleşmeyi eleştirmesi, kültürel kimlikle ilgili aktarmalara duyulan öfkeyi dile getirmektedir.
Ø     İmparatorluktaki iktisadi çöküntüyü ve gerileme sürecini hızlandıran sebeplerden biri de, 16. yüzyılın başlarından itibaren dünya ticaret yollarının değişmesidir.
Ø       BAROK; 16. ve 17. yüzyıllarda Mimaride kullanılmaya başlayan ve resim, heykel, müzik ve edebiyata da geçen bir üslup, bir sanat akımı.
Ø     İtalya’da ortaya çıkan bu üslup, oradan Avrupa’ya yayılmıştır. Mimaride, klasik üslupla fantastik (hayalî) öğelerin sentezini; edebiyatta ise abartılı üslubu ifade eder.
Ø     ROKOKO : Barok üsluba tepki olarak 17. yüzyıl ortalarına doğru ortaya çıkan bir üslup, bir akımdır. Baroka göre, daha ince ve daha zarif bir stildir.
 BİLİM VE KÜLTÜR HAYATI
§  Islahatname yazma geleneği bu asırda oldukça yaygınlaşmıştır.
Ø       Nizam-ı Cedit’e kadar yazılan layihalarda çözülmenin sebebi olarak idari yozlaşma, adaletin terki, zulüm, rüşvet, iltimas ve ihmal gibi hususlar ileri sürülmüş, çare olarak “kanun-i kadim”i ihya etme gösterilmiştir .
Ø      Nizam-ı Cedit’le birlikte, Batı’da meydana gelen değişmelerden haberdar, iç ve dış gelişmelere vakıf ıslahat yazarları görülmeye başlamıştır..
Ø      III. Selim’e, ikisi yabancı yirmi iki bürokrat tarafından sunulan layihalar da, büyük ölçüde askerî tedbirler çerçevesinde kalan, öze inemeyen tespitlerden öteye geçememiştir . İbrahim Müteferrika, Penah Efendi ve Ratip Efendi’nin layihaları ise, Batı’daki gelişmelerden bahsetmesi ve Osmanlılarla karşılaştırmaya gidilmesi bakımından diğerlerinden ayrılmaktadır.
Ø      Ahmet Resmî’nin açık ve cesur bir dille kaleme aldığı layihaları , III. Selim’in reform çalışmalarının ana konusunu teşkil etmiştir.
Ø      Damat İbrahim Paşa’nın 1720 yılında kurduğu tercüme heyeti, Osmanlılarda devlet tarafından kurulan ve maaşlarını hazineden alan ilk entelektüel teşebbüstür. .
Ø      Avrupa’dan sadece ihtiyaç duydukları teknolojik gelişmeleri alan Osmanlılar, 18. asırdan itibaren Batı biliminden selektif aktarmalar yapmaya, İslam geleneğinden Batı bilimine geçmeye başlamışlardır.
Ø     18. yüzyılda Yazılan eserlerde ve çevirilerde ilk kez modern matematik ve fizikle ilgili bilgiler verilmiştir.
Ø     Fransa elçisi Marqius de Villeuve’nin  , Reisülküttap Mustafa Efendi’den istemesi üzerine yazılan Kevakib-i Seb‘a adlı eserde, Osmanlıda uygulanan ilim ve öğretim usulü hakkında bilgi verilmiştir.
Ø   18. asrın sonlarına doğru ise modern bilimler, eğitim hayatına girmeye başlamıştır. Bu okullarda harp sanatı, matematik gibi dersler yabancı uzmanlarca verilmiş, Mühendishane-i Bahrî-i Hümayun’da eğitim Fransızca yapılmıştır .
Ø    Askerî eğitim veren bu tür kurumlarda batılı anlamda yeni bir eğitim anlayışı doğmaya başlamakla birlikte; siyasi istikrarsızlıklar, yetişmiş eleman eksikliği, yabancı uzmanların Türkçe bilmemeleri, yenileşme çabalarından beklenen sonucun alınmasını engellemiştir.
Ø     Osmanlı devlet ve zihniyet yapısında 16. asrın sonlarında başlayan çözülme, sanat hayatında öncelikle üretimin sayıca azalmasında kendisini göstermiş; 18. asırdan itibaren Batı etkisi başta mimari olmak üzere, müzik, resim, gibi bütün sanat dallarını etkisi altına almıştır.
Ø     Batılı öğelerin en hızlı uygulandığı sanat dalı mimari olmuştur . 17. asrın mimarisi, geleneksel konu ve biçimlerin kendi kuralları içinde yenilenmesi ve yeni ilişkilerin aranmasıyla oluşan Klasik Sonrası Dönemdir.
Ø    18. yüzyıl Avrupa’sı, İtalyan barokuna karşı tepki olarak ortaya çıkan Fransız rokokosunun etkisi altındadır.
Ø     18. asrın sonlarında ise barok ve rokoko üslubunun yerini Napolyon yönetimini simgeleyen ampir üslup almıştır.
Ø      19. asrın ikinci yarısında sanayi devriminin ardından ise seçmeci üslup egemen olmuştur .
Ø      Lale Devri ile Batı’ya açılmaya başlayan Osmanlı sanat ve mimarisi , önce rokoko, sonra da barok, ampir ve seçmeci üslupların etkisi altında kalarak yerel üsluplarını oluşturmuştur.
Ø      Bu dönem mimarisi için Osmanlı baroku terimini kullanmakla birlikte, gerçek anlamda bir barok üsluptan söz edilemez. Osmanlı mimarları, hem barok hem de rokoko üsluptan etkilenmişler ve bunlara ait motifleri geleneksel mimariye aşılamışlardır .
Ø     III. Ahmet tarafından Fransız sarayları örnek alınarak Sadabad sarayı yaptırılmıştır.
Ø      I. Mahmut devrinde yapımına başlanan Nuruosmaniye Camii , temelinde Osmanlı kimliğini koruyan asrın en güçlü barok yapısı olarak biçimlenmiştir. I. Mahmut’un, bu cami için Avrupa’dan planlar getirttiği fakat ulemanın karşı çıkması sebebiyle seçtiği planı tam olarak uygulayamadığı söylenmektedir. Bu üslup, II. Mustafa’nın tahta çıktığı yıl yapımına başlanılan Ayazma Camisi ve Laleli Camisi ’nde de sürdürülmüştür .
Ø     Çeşme mimarisinde 1740’a kadar bezeme ilkelerinde görülen çözülmeden sonra, önce rokoko sonra da barok özellikler belirmeye başlamıştır. Kabataş Mehmet Emin Ağa Çeşmesi , Karacaahmet Sadettin Efendi Çeşmesi , değişimin ilk belirtilerini sergiler.
Ø  v     Barok üslup en etkili şekilde II. Osman Çeşmesinde kendini göstermiştir .
Ø  v     Resimde ise, mimariye göre batılı resim anlayışına geçiş daha uzun sürmüştür. Duvar resminde klasik gelenekten ilk kopmalar, 18. asrın ikinci yarısında rokoko ve barok bezeme öğelerinin arasına manzara, sepet ve meyve tasvirlerinin girmesiyle başlamıştır.
Ø  v     Figür betimlemesi ise 19. asrın ikinci yarısında ele alınmıştır.
Ø  v     Diğer sanat dallarında görülen batı etkisi musikiye yansımamıştır.
Ø  v     En büyük bestekârlar ve eserler 18. ve 19. asırlarda ortaya çıkmıştır.
Ø  v     Ampir uslup: İmparatorluk üslubu anlamına da gelen, Eski Yunan ve Roma klasik üslubundan esinlenerek 18. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan neo-klasik üslup. Mimari başta olmak üzere, resim, heykel ve tezyinatta etkili olmuştur.
Ø  v     Lale Devri’nin yaşama coşkusunu şiirde Nedim, musikide Mustafa Çavuş temsil etmiştir.
Ø  v     Osmanlı hanedanının en ünlü bestekârı, 3.Selim dönemindeki şair Neyzen ve Tanburi’dir.
Ø  v     Sosyal ve siyasi yapıdaki çözülüş, Karlofça’dan itibaren başlamıştır.
18.YÜZYIL DİVAN ŞİİRİ
Ø  v     18. yüzyıl Son Klasik Dönem olarak da adlandırılır.  
Ø  v     Anlamdan ziyade sese önem veren, açık, tabii, zarif bir söyleyişe dayanan klasik üslup;
Ø  v     bu üslup içinde kalmakla birlikte ses yerine anlamı (fikri) ön plana çıkaran tebliğî (hikemi, didaktik) üslup;
Ø  v     anlamın ön plana çıktığı, girift ve yeni mazmunlarla yüklü muğlak, tasannulu söyleyişe dayanan bediî üslup (Sebk-i Hindî)
Ø  v      konuşma diline ait deyişlerle yüklü, külfetsiz, açık bir söyleyişe yaslanan mahallî / folklorik üslup, bu dönemin belirgin çizgileri olur.
Ø  v     Bu asırda şairler daha çok Hint üslubuyla zirveye çıkan külfetli, sanatkârane söyleyişe tepki olarak nesir üslubuna doğru açılan , açık, zarif ve külfetsiz bir söyleyişi tercih ederler.
Ø  v     Nedim’de zarif bir senteze ulaşan bu üslup, daha çok Sebk-i Hindî öncesi, yani Bakî, Şeyhülislam Yahya gibi şairlerin elinde ifadesini bulan, şairlerin “kudema tarzı” dediği klasik üsluptur.
Ø  v     Fars edebiyatında da,  Şiraz, İsfahan ve Horasan gibi merkezlerde oluşan eski klasik şairler yeniden rağbet kazanmış; 18. asrın başlarından 20. asra kadar Fars şiirini Hint üslubunun yol açtığı süslü, kapalı ve karmaşık mazmunlardan temizlemek amacıyla Sebk-i Iraki ve Sebk-i Horasani şairleri örnek alınmaya başlanmıştır. Bu, bir geriye dönüş hareketi olması sebebiyle Bazgeşt-i Edebî olarak anılmıştır. Bu üslubun en önemli temsilcileri Müştak-ı Isfahanî, Nasıruddin-i Isfahanî ve Şu‘le-i Isfahanî’dir.
Ø  v     Türk şairleri, bu asırda kendi klasiklerinin yanında Fars edebiyatından Saib-i Tebrizî, Kelîm-i Kâşanî, Talib-i Âmulî ve Şevket-i Buharî gibi Hint üslubunun önemli temsilcilerini örnek almaya, kendilerini onlarla karşılaştırmaya devam etmişlerdir.
Ø  v     16. asırdan itibaren ifade edilmeye başlanan Fars şairlerine üstünlük iddiası 18. asırda daha da artmıştır..
Ø  v     Fars etkisi, Arpaeminizade Samî ve Hoca Neşet’le birlikte yeniden canlanmış, klasik imge sisteminden Sebk-i Hindî’nin imge sistemine geçiş asrın sonunda Şeyh Galip’le gerçekleşmiştir.
Ø  v     18. yüzyıl , şair kadrosu bakımından eski edebiyatın en zengin dönemidir. Bu sebeple 18. yüzyıl,  şiir ve şair asrı olarak kabul edilmiştir.
EDEBİ MUHİTLER
Ø  v     Osmanlılarda sanat ve kültür faaliyetleri “patronaj” sistemi (varlıklı ve nüfuz sahibi devlet adamlarının himayesi) etrafında gelişmiştir .
Ø  v      Bu asırda  III. Ahmet, Necip ve Ahmet;
Ø  v     I. Mahmut, Sebkatî;
Ø  v     III. Mustafa Cihangir;
Ø  v     III. Selim İlhamî mahlasıyla şiirler söylemiştir.
Ø  v     I. Mahmut ve bilhassa III. Selim şairliklerinin yanında iyi birer bestekârdır.
Ø  v     III. Ahmet ve III. Selim’in saltanat yılları sanatkârlar açısından en verimli dönemlerdir. Bu iki padişahın sanat ve kültür faaliyetlerine yakın ilgisi, asrın başında Nedim, sonunda ise Şeyh Galip gibi eski edebiyatın iki zirve isminin yetiştirmesine imkân sağlar.
Ø  v     Padişahların yanında, Damat İbrahim Paşa ve Koca Ragıp Paşa gibi sadrazamlar sanat ve kültür faaliyetlerine önem vermiştir.
Ø  v     Siyasi hayattaki istikrarsızlıklar sebebiyle şairler devlet adamlarından bekledikleri ilgiyi bulamamıştır . Şairlerin kaside yerine tarih yazmaya yönelmelerinde de bu durumun etkisi vardır.
Ø  v     Klasik şiirde 18.yuzyılda edebiyat ve sanat hayatının merkezi İstanbul’dur.
Ø  v     Bu asırda, ilk kümelenmeler III. Ahmet ve  Damat İbrahim Paşa’nın etrafında olmuştur.
Ø  v     Sadrazam İbrahim Paşa tarafından kurulan tercüme heyetinde; Taib, Nedim, Samî, Raşit, İzzet Ali Paşa, Seyyit Vehbî, Nahifî, Şakir, Çelebizade Asım gibi devrin önemli şairleri vardır.
Ø  v     Koca Ragıp Paşa’nın evi de şairlerin uğrak yerlerindendir.
Ø  v     Haşmet ve eski edebiyatın meşhur kadın şairi Fıtnat, Ragıp Paşa ile bu konakta geçen latifeleriyle meşhur olmuşlardır.
Ø  v     Recaizadelerin konağında yapılan toplantılarda okunan beyitler, Nevadirü’l-Âsar Fi-Mutala’ati’l-Eşar adlı eserde toplanmıştır.
Ø  v     İran’dan İstanbul’a gelen İran elçisi Murtaza Kulu Han devrin edebiyat hayatına bir renk katmıştır. Namî mahlasıyla, Farsça ve Türkçe güzel şiirleri olan Azerî asıllı bu şair, Damat İbrahim Paşa tarafından devrin şairleriyle tanıştırılmış, kendine Nedim, Kâmî, Asım gibi şairler tarafından sadrazamın emriyle nazireler yazılmıştır .
Ø  v     18. yüzyıl , klasik edebiyatın şiir ve şair bakımından en verimli çağıdır.
 18.YÜZYIL DİVAN ŞAİRLERİNİN TASNİFİ
ü  v     16. yüzyıl tezkirecilerinden Latifî, şairleri el değmemiş düşünceler ve kendine has hayallere sahip yaratıcı şairler ve “hırsız”lar olarak ikiye ayırır ve ikinci gruptaki şairleri de kendi arasında derecelendirir.
ü  v     Riyazî de şairleri, manada yaratıcı olanlar;
ü  v     önceki manadan yeni bir mana çıkarabilenler;
ü  v     önceki manayı güzel bir şekilde yeniden söyleyenler
ü  v     ve önceki manayı taklit edenler olmak üzere dörde ayırarak; taklidin iyi yapıldığında takdir gördüğünü, eşit seviyede olursa reddedilmediğini söyler .
ü  v     18. yüzyılın üslüp sahibi şairleri Nedim ve Şeyh Galip’tir .
ü  v     Üslup sahibi şairlerin izinden gitmekle birlikte, üstat şairlerden aldıkları manalardan yeni bir mana çıkarmaya kadir şairler şunlardır: Kâmî, Samî, Seyyit Vehbî, Nahifî, Koca Ragıp Paşa.
ü  v     Şiir ve inşada mahareti olan, nazım ve nesri şairler arasında makbul tutulan, çağdaşları arasında “nadirü’l-akran” (akranlarının seçkini) olarak vasıflandırılan; doğuştan iyi şair olmakla birlikte sanatlarını yeterince geliştirme fırsatı bulamamış, eserleri gerekli titizlikten yoksun şairler : Osmanzade Taib, Nazîm, Nevres-i Kadîm, Kânî, Hoca Neşet, Esrar Dede, Enderunlu Fazıl, Sürurî.
ü  v     Taklit ve tekit (=tekrarlama) seviyesinde kalan , nazire şairleri şunlardır: Hevayî, İzzet Ali Paşa, Enis Dede, Şeyhülislam İshak, Fıtnat.
ü  v     Tezkirelerde övgüyle bahsedilen, vezinli kafiyeli söz söylemeye kadir, “heveskâran-ı nazm” (nazm heveskârları) veya “şair-i na-puhte- güftar” (ham sözlü şair) olarak nitelendirilen divan sahibi çok sayıda başka isim de vardır.
18. YÜZYIL DİVAN ŞİİRİNİN ÖZELLİKLERİ
ü  v     Son Klasik Dönem daha çok bir nazire edebiyatı görünümü arz eder.
ü  v     Bu asırda en çok tanzir edilen şairlerin başında, gazelde Nabî, kasidede ise Nefî gelir.
ü  v     Bakî, Fuzulî, Şeyhülislam Yahya, Sabit gibi şairlere yazılan nazireler de önemli bir yer tutar.
ü  v     18. Asrın başında Nedim , sonunda da Şeyh Galip yetişmiştir.
ü  v     Beliğ ve Neylî, her şiirin tanzir edilmeyeceğini, nazirenin “taklit ve tekit” seviyesinde kalmaması gerektiğini belirterek nazire yazmanın kendi lisanlarına yakışmayacağını söylemişler ve şiirde “kudemanın köhne tarzı”nı terk edip yeni olanı bulmaya çalışmışlardır.
ü  v     Divanlardaki “nev-zemin”, “nev-ayin” başlıklı şiirler, şairlerdeki değişim arzusunu göstermesi bakımından son derece önemlidir.
ü  v      Yeni bir imaj ve yeni bir redif taşıyan şiir, divanlarda “nev-zemin” başlığı taşımaktadır. Yeni, bazı şairlere göre Nedim’in şiiri, bazılarına göre Şevket, Saib ve Kelim’in şiiridir.
ü  v     Galip’e göre ise Nabî ve Nedim tarzı “köhne vadiler”dir. Ona göre yeni, mecazi anlatımıyla Şevket-i Buharî’nin şiiridir ve bu tarzı da ilk defa kendi icat ederek şiir zeminini tazelemiştir.
ü  v     Bu dönemde tasavvufi aşk birkaç temsilci dışında pek görülmemiştir.
ü  v     Aşk, geleneksel soyut kalıplarından çıkıp Nedim, Enderunlu Fazıl gibi şairlerin elinde daha gerçekçi, yer yer müstehcenlik ve bayağılık boyutlarında ifade edilmeye başlamıştır.  Nedim, bu yolda zarif bir senteze ulaşırken bu tarz, Mehmet Emin Beliğ, Hatem, Hevayî, Osmanzade Taib, Haşmet, Kânî, Sürurî gibi şairlerin elinde incelik ve zarafetten yoksunlaşmış, bayağılaşmıştır.
ü  v     Asrın sonunda sultanu’ş-şuara seçilen Sünbülzade Vehbî ise, “sühan” redifli kasidesinde çağdaşı şairleri isim vermeden istihza yoluyla hicvetmiştir. Vehbî, hece vezniyle şiir yazan şairleri eleştirerek şiirin “Gevherî güftesi”ne ve Âşık Ömer mesleğine dönmesinden yakınarak, ortalığın ilimden ve derinlikten yoksun şairlerle dolduğu bir devirde şair olduğunu söylemeye çekindiğini söylemiştir.
ü  v     Seyyit Vehbî de türkü, varsağı ve mani tarzı şiir yazan klasik şairleri eleştirir.
ü  v     Bu asırda, heceyle yazılan bazı şarkı ve koşmaların yanında klasik nazım şekilleri kullanılmaya devam etmiştir.
ü  v     Nazîm, Fıtnat, Sünbülzade Vehbî, Enderunlu Fazıl gibi şairler, bazı müstezatlarında gazelin yerine kıt’ayı tercih etmişlerdir.
ü  v     Nazîm müstezat şeklinde naat, Hevayî ise hezl yazmıştır.
ü  v     Bu dönemde, önceki asra göre kaside ve mesnevi sahasında azalma görülmektedir. Buna karşılık, gazeller ve tarihler ile şarkı, tahmis, murabba, muhammes gibi musammatların sayısında artış olmuştur.
ü  v     Sakıp Mustafa ve Enis Dede gibi mutasavvıf şairler ise, kasideyi el etek öpmeye benzeterek divanlarında hiç kasideye yer vermemişlerdir.
ü  v     Sünbülzade Vehbî ve Sürurî de caize için kaside yazmayı doğru bulmamışlardır.
ü  v     Kasidelerin rağbetten düşmesinde, şairlerin III. Ahmet ve III. Selim’in saltanat yılları dışında devlet adamlarından beklediği ilgiyi bulamamalarının etkisi vardır.
ü  v     VEKALETNAME  : Osmanlı şiir geleneği içinde reis-i şairan seçilen kişinin kendisinden sonra aynı görev için önerisini içeren manzumelere denir.
ü  v     MÜŞTEREK GAZEL : İki veya daha çok şairin mısra ya da beyit beyit birlikte söyledikleri gazellere denir .
ü  v     Kaside sahasında başta Nedim ve Galip olmak üzere önemli isimler yetişmiştir. Bu şairler asıl kudretlerini gazellerinde göstermekle birlikte, kaside şeklinde de ilk akla gelen isimlerdir.
ü  v     Nedim ve Galip’ten sonra, kaside sahasının ilk akla gelen ismi Münif’tir.
ü  v     Münif’in dışında Seyyit Vehbî ve Sünbülzade Vehbî diğer önemli kaside şairleridir.
ü  v     Edirneli Kâmî, Samî, Neylî, Kânî, Yahya Nazîm, Sakıp Mustafa, Nevres, Haşmet ve Enderunlu Fazıl kasideleriyle de tanınan şairlerdir.
ü  v     Fazıl, kötü talihinden şikâyetleri ve günlük konuşma diline açılan üslubu; Sakıp, Kânî ve Yahya Nazîm naatları; Münif, Kânî ve Sakıp ise kasidelerinin uzunluğuyla dikkati çekmişlerdir.
ü  v     Nevres’in birden fazla kişi hakkında kaleme aldığı methiyesi ve İzzet’in kaside şeklinde yazdığı Sahilname’si de türünün orijinal örneklerinden biridir.
ü  v     En çok kaside sunulan devlet adamlarının başında Damat İbrahim Paşa ve III. Ahmet gelmektedir.
ü  v     III. Ahmet’in humma (sıtma) hastalığına tutulması, şairleri derinden etkilemiş ve Raşit, Gümrükçüzade Hüseyin, Cevrî, Samî, Seyyit Vehbî, İshak-ı Dâi, Eminî, Haşmet, Edip, Nedim, Kâmî, Sa’dî gibi devrin şairleri padişahın sağlığına kavuşması için, kaside, nazm, kıta şeklinde sıhhatname kaleme almışlardır.
ü  v     Bazı şairler de müstakil manzum-mensur sıhhatnameler kaleme almışlardır. Taib’in mensur-manzum karışık Sıhhatabad’ı, Raşit’in manzum Sıhhatabad’ı gibi.
ü  v     Sebk-i Hindî ile birlikte, sanatın hüner göstermeye dönüşmesi tarih, muamma ve lügaz türünde artışa sebep olmuştur. Tarihler genellikle kıta-i kebire (=uzun kıta) şeklinde yazılmıştır.
ü  v     Dürrî ve Sürurî, tarih türünün bu asırdaki en önemli isimleridir.
ü  v     Seyyit Vehbî, Kâmî, Kırımlı Rahmî, Nedim, Şakir, Raşit ve Enderunlu Fazıl divanlarında çok sayıda tarihe yer veren şairlerdir.
ü  v     Dürri’nin Dîvân’ının önemli bir kısmı tarihlerle doludur.
ü  v     Bu asrın ve klasik edebiyatın tarih düşürmedeki üstadı Sürurî’dir.
ü  v     Gazel bu asırda da en çok rağbet gören nazım şekli olmuştur.
ü  v     Başta Nedim olmak üzere, Şeyh Galip, Nahifî, Kâmî, Samî, Neylî, İzzet Ali Paşa, Mehmet Emin Beliğ, Hazık, Fıtnat, Sünbülzade Vehbî, Haşmet, Esrar Dede, Pertev gazelleriyle tanınan şairlerdir.
ü  v     Asrın en fazla gazele yer veren şairi olan Edip, gazelleriyle Edirneli Nazmî ve Muhibbî’den sonra gelir.
ü  v     Pertev de 500 civarındaki gazeliyle bu asırda Edip’i takip eder.
ü  v     Bu asırda, geleneksel rindane, âşıkane ve dinî-tasavvufi neşveyle kaleme alınan gazellerin yanında, Hevayî ile birlikte hiciv ve hezl türünde yazılan gazeller de artmaya başlamıştır.
ü  v     Musammatlar, şarkının gördüğü rağbet sebebiyle bu asırda divanlar içinde ön plana çıkmıştır.
ü  v     İlk örneğini, Ubeydî ve Nailî’de gördüğümüz şarkı yazma eğilimi 18. asırda daha da yaygınlaşmış, Nazîm, Nedim, Vahit, Galip, Enderunlu Fazıl gibi şairler çok sayıda şarkı yazmışlardır.
ü  v     Vahit, yazdığı 101 şarkıyla sonraki asırda yaşayan ve kendi gibi Enderunlu olan Vasıf’tan sonra edebiyatımızın en çok şarkı söyleyen şairi olmuştur.
ü  v     Pertev, gazellerinin yanında musammatlarının çokluğuyla da tanınan bir şairdir. Bunlar arasında yer alan “Nev-ayin” başlıklı muaşşeri, Galip ve Nedim’le karşılıklı konuşma tarzında yazılan orijinal bir şiirdir.
ü  v     Mehmet Emin Beliğ’in müseddes şeklinde kaleme aldığı “Hammamname”, “Terziname”, “Berbername”, “Kefşgername”si folklorik özellikleriyle dikkati çeken türünün orijinal örneklerindendir. Beliğ’in, terkib- bent şeklinde yazılmış bir Sakiname’si de vardır .
ü  v     Nevres’in, sürgün yıllarındaki vatan özlemini dile getirdiği terkibi, musammatlar arasında lirik ve realist özelliğiyle dikkati çeker.
ü  v     Edip, 627 rubaisiyle de bu türün üstadı Haletî’yi bile geride bırakmıştır .
ü  v     Nahifî de asrın en çok rubai söyleyen şairlerinden biridir.
ü  v     Esrar Dede ve Galip de divanlarında çok sayıda rubaiye yer vermiştir.
ü  v     Bu asır önceki yüzyıllara göre mesneviler bakımından oldukça fakirdir. Çift kahramanlı aşk ve macera konulu mesneviler itibardan düşmüş, dinî-tasavvufi mesnevilerde önceki döneme göre büyük bir azalma olmuştur. Buna karşılık, realist, orijinal mesnevilerin sayısı ise önceki döneme göre artmıştır.
ü  v     Mesnevi sahasının ilk akla gelen ismi Hüsn ü Aşk eseri ile Şeyh Galip’tir.
ü  v     Refî-i Âmidî’nin Can u Canan mesnevisi Galip’in kötü bir taklididir .
ü  v      İsmail Beliğ, Sünbülzade Vehbî, Nahifî ve Enderunlu Fazıl, asrın diğer önemli mesnevicileridir. Şevkengiz (Sünbülzade Vehbî), Hubanname, Zenanname ve Defter-i Aşk (Enderunlu Fazıl), Sergüzeştname-i Fakîr Be-Azimet-i Tokat, Bursa Şehrengizi (İsmail Beliğ), Lalezar ve Yenice Şehrengizi (Vahit) devrin realist-yerli mesnevilerin başarılı örneklerindendir.
ü  v     Atayînin izinde yazdığı realist mesnevileriyle Feyzînin de , Sahilname adlı orijinal mesnevisi vardır.
ü  v     Fennî’den başka bu asırda, İzzet ve Derviş Hilmî tarafından da sahilname yazılmıştır. İzzet’in eseri kaside şeklindedir .
ü  v     Ayrıca yazarı bilinmeyen (anonim) Dastan-ı Medhiye-i İstanbul adlı 43 beyitlik küçük bir sahilname vardır.
ü  v     Sünbülzade Vehbî’nin oğlu Lütfullah’a öğütlerden oluşan Lutfiyye’si, Nabî’nin Hayriyye’si örnek alınarak yazılan didaktik bir nasihatnamedir.
ü  v     Küçük hacimli dinî-ahlaki mesnevilerde kaleme alınmıştır. Bunlar Miraciye (Nayî Osman Dede), Bi’setname (Şeyhülislam İshak)’dir.
ü  v     Bekayî’nin 6600 beyitlik dinî-destani halk hikâyesi olan Battalname’si ,
ü  v     Hasîb’in Silkü’l-Leal-i Âl-i Osmanî adlı 18.000 beyitlik mesnevisi,
ü  v     Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan Fatih Döneminin sonuna kadarki olayları, sultanlara göre devirlere ayırarak anlatan manzum bir tarihtir.
ü  v     Aşk ve macera konulu mesnevilerin ;  Edhem ü Hüma (Na’tî) , Leyla vü Mecnun (Örfî Mehmet Ağa), Yusuf u Züleyha (Köprülüzade Esat Paşa, Ahmed-i Mürşid, Molla Hasan) gibi birkaç örneğine rastlanmaktadır.
ü  v     Asrın önemli özelliklerinden biri de, yükseliş dönemlerinde sosyal aksaklıklara yüzünü pek çevirmeyen şairlerin, bu asırda sosyal tenkit ve hicve daha fazla ağırlık vermesidir.
ü  v     Halepli Edip’in divanında sosyal tenkit önemli bir yer tutar.
ü  v     18. asırda, bir taraftan Sebk-i Hindî’nin çetrefil üslubu devam ederken, bir taraftan da mahallî ve günlük konuşma diline açılmanın önem kazanması, Türkçe kelime ve deyimlerin artması, dilde önceki asırlara göre bir sadeleşmeye yol açmış, şiire daha yerli bir kimlik kazandırmıştır.
ü  v     Şeyh Galip, gazelin “nüsha-i kamus” olmadığını söyleyerek Sebk-i Hindî’nin külfetli söyleyişini eleştiren Nabî’yi, Hayrabad’ındaki Farsçayı andıran ve Türkçe içinde bir sıklet oluşturan beyitleri sebebiyle eleştirmiştir.
ü  v     Türkçe kelimelerden kafiye yapmaya düşkünlüğüyle tanınan Hatem, “Biz Türkçe söyleriz Acemî dikkat eylesin” diyerek Acem hayranlarına tarizde bulunmuştur.
ü  v     Sünbülzade Vehbî, değişik kafiye ve redif arayışları, günlük konuşma diline ait tabirler kullanmayı bir oyun vasıtası hâline getiren şairlerin başında gelir.
ü  v     Raşit, Rahmî, Şeyhülislam Es’at, Pertev, Kâni gibi şairler de, benek– ek– dönek– çörek– mercimek; etekli- yelekli- bebekli- göbekli gibi gereksizliklerden kendilerini kurtaramamışlardır.
ü  v     Cinaslı ve cinas-ı mükerrerli kafiyelerle örülü gazeller, bu asırda yeniden yaygınlaşmaya başlamıştır .
ü  v     Halepli Edip ise daha önce hiçbir divan şairinde karşılaşmadığımız yoğunlukta cinasa yer vererek bu tür söyleyişi sanatının asli gayesi hâline getirmiştir. Kimsenin gitmediği bir yolda gittiğini söyleyen şair, gazellerinin tamamına yakınını, rubai ve kıtalarının ise büyük çoğunluğunu cinaslı kafiyelerle yazmıştır.
ü  v     Sünbülzade Vehbî, “sühan” redifli kasidesinde bu tür kafiye arayıcılarının şiiri Âşık Ömer mesleğine döndürdüklerini söyleyerek eleştirmiştir.
ü  v     Bu asır, halk ağzına ait kelime ve deyimlerle, müstehcen, argo, hatta küfürlü sözler bakımından oldukça zengindir.
ü  v     Beliğ, Dürrî, Esad, Nazîm, Neylî devrin akla gelen ilk musikişinas şairleridir
ü  v     Nedim, Şeyh Galip ve Edirneli Kâmî gibi şairler tarafından Çağatay Türkçesiyle şiir yazma geleneği devam ettirilmiştir.
ü  v     Sabit, günlük konuşma dilini, yer yer müstehcen ve argo söyleyişi şiire sokarak bu asır şairleri üzerinde yönlendirici bir güç olmuştur.
ü  v     Nedim’in asıl takipçisi İzzet Ali Paşa’dır.
ü  v     Vahit, Neylî, İsmail Beliğ, Çelebizade Asım ve Seyyit Vehbî, az da olsa Nedim tarzında şiirler söylemişlerdir.
ü  v     Sünbülzade Vehbî ve Neylî ise Nabî ve Nedim arasında gidip gelen şairlerdir.
ü  v     Mahallîleşmeyi daha çok Sabit çizgisinde devam ettiren Taib , Hevayî, Kâni, Sürurî, M. Emin Beliğ ve Enderunlu Fazıl’da da folklorik üslup önemli bir yer tutar.
ü  v     Şeyh Galip Divanı da genellikle klasik estetik çizgisinde yazılan şiirlerle doludur. Sebk-i Hindî ise bütün özellikleriyle Hüsn ü Aşk’ta kendisini göstermiştir.
ü  v     Şeyhülislam Yahya ve Neşatî’yi üstat kabul eden Nazîm Yahya, Enis ve Esrar Dede, Nahifî gibi Mevlevi şairler; Nevres-i Kadîm, Kırımlı Rahmî, Pertev, ve Beylikçi İzzet, klasik estetik çizgisinde kalan şairlerdir.
ü  v     Dönemin en çok takipçi bulan şairi Nabî’dir.
ü  v     Hikmetli söyleyişin en önemli isimleri, Raşit, Seyyit Vehbî ve Koca Ragıp Paşa’dır.
ü  v     Dürrî, Kâmî, Fıtnat, Hazık, Şeyhülislam Esat asrın diğer Nabî takipçileridir.
ü  v     Sünbülzade Vehbî ve Neylî ise hikemi şiirlerinin yanında Nedim vadisinde de şiirler söyleyen şairlerdir.
ü  v     Acem tarzı,  Sami, Edip ve Şeyh Galip dışında önemli bir temsilci yetiştirememiştir.
ü  v     Galip,  Şevket’te en güzel ifadesini bulan acemi tarz söyleyişini, Türk edebiyatında en yüksek düzeyde kullanan şairdir.
ü  v     Halepli Edip   , eskilerin “gayr-i munis” (=alışılmamış) olarak nitelediği çok sayıda Arapça, Farsça sözcük kullanarak divanını Nabî’nin deyişiyle adeta “kamus nüshası” hâline getirmiştir.


Aöf Edebiyat Ders Notları ile ilgili gelen aramalar ;
aöf edebiyat ders notları pdf
aöf edebiyat ders notları indir
aöf edebiyat ders anlatımı
aöf edebiyat 2 sınıf ders notları
aöf edebiyat bölümü
aöf edebiyat dersleri
aöf edebiyat ders notları özetleri
aöf edebiyat çıkmış sorular
 Soru-cevap sitesi




Yorum Gönder

 
Top