0

“Yaşayan Türkçe”, “Öz Türkçe” kavramları çerçevesinde Türkçenin sadeleşme sürecini tartışınız. Ulaşılan sonuçları sözlü olarak ifade ediniz.“Yaşayan Türkçe”, “Öz Türkçe” kavramları çerçevesinde Türkçenin sadeleşme süreci hakkında bilgi
Cumhuriyet öncesi Türk yazı dili Arapça ve Farsçadan büyük ölçüde etkilenmiş, çoğunlukla bu dillerin kelimelerini alarak karma bir dile dönüşmüştür.
Tanzimat döneminde Osmanlı aydınları tarafından Osmanlıcaya karşı tepkiler dile getirilmiştir.
Tanzimat dönemi sonrasında Servet-i Fünun ve Meşrutiyet dönemlerinde edebiyatçıların çoğu ağırlaşan Osmanlıcaya karşı yeni bir dil-üslup arayışlarına girmişlerdir. Şinasi, Muallim Naci, Ahmet Cevdet Paşa gibi şahsiyetler yazı dilinin sadeleşmesini söyleyen şahsiyetlerdir. Ancak Tanzimat’tan Cumhuriyet’e gelene dek dil ve alfabenin ıslah edilmesi gerektiği söylenilmiş, fakat pek yol alınamamıştır. Bütün Türk dünyasında anlaşılabilecek ortak bir yazı dilinin kullanılması ve dilde birlik sağlanabilmesi gayesi ile İsmail Gaspıralı’nın 1883 yılında Kırım’da çıkardığı Tercüman adlı gazete dilde Türkçe kullanma akımını hızlandırmıştır.
Devam eden dönemlerde II. Meşrutiyet’in ilan edilmesiyle milli şuurun yayılmak istenmesi, Türkçe kullanma taraftarlarını çoğaltmıştır. “Türk Derneği”, “Genç Kalemler”, “Yeni Lisan” gibi adlar altında toplanan yayınlarda İstanbul ağzının esas alındığı bir dilin kullanılması gerektiği söylenilmiştir. Tanzimat döneminde “dilde sadeleşme” olarak başlayan hareket 20.yüzyıl başında Türkçeleşme olarak kendini göstermiştir.
II. Meşrutiyet dönemine gelindiğinde, Türk alfabesi konusunda kuvvetli tartışma ve girişimlerle karşılaşılmaktadır. Fakat bu değişikliğin gereğine inanılsa bile, uygulanması için gereken cesaret kimsede yoktur.
1897 yılında Osmanlı devletinde yapılan istatistiklere göre okuma-yazma bilenlerin oranı %10’un altındadır. Okuyan öğrencilerin cinsiyet dağılımına bakıldığında ilkokulda kız-erkek öğrenci oranı 0.40 iken, bu oranın orta okulda 0.15’e düştüğü görülmektedir.
Ayrıca Osmanlı devletinin son dönemlerinde eğitim kurumları büyük bir çöküntü içindedir. Medrese ve modern devlet okulları dışında kendi dillerinde eğitim yapan azınlık ve yabancı okulları vardır. Yabancılar, misyonerlik faaliyetleri ve sanayileşme sonucu ürünlerine pazar sağlayabilmek için 19. yüzyıldan itibaren ülkemizde eğitim faaliyetlerine hız vermişlerdir. Açılan okullar emperyalist ülkelerin amaçlarına hizmet eden araçlar konumuna getirilmiştir. Okulu açan ülke, kendi dinsel inancını, kültürünü, dilini öğretirken Osmanlı’yı içten parçalayacak propaganda faaliyetlerini yürütmüştür. Ayrılıkçı isyancılara lojistik destekler
vermiştir. Anadolu’da Ermeni hadiselerinde Taşnak ve Hınçak örgütlerinin en büyük destekçisi Amerikan okullarıdır. Bu okulların depoları silahhane gibidir, kanun kaçakları o okullarda saklanırdı. Çünkü bu okullara Osmanlı kolluk kuvvetlerinin girmesi imkansızdı.
Atatürk ve Dil Devrimi
Kurtuluş Savaşı’nın amacı milli birliğin sağlanması ve çağdaşlaşma olduğu için, cumhuriyetin ilanından sonra Osmanlı eğitim sistemi devam ettirilemezdi. İnsanlar arasında dayanışmanın, ortak duygu ve düşünce birliğinin olabilmesi için aldıkları kültürün, yetişme biçimlerinin birbirine benzer olması gerektiği ilkesi ile Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 3 Mart 1924’te Tevhid-i Tedrisat (Öğretim Birliği) Kanunu kabul edildi. Bu kanunla medreseler kaldırıldı ve Türkiye Cumhuriyeti sınırları içindeki bütün okullar Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlandı. Böylece eğitim kurumlarının bir çatı altında toplanması ve eğitimin milli bir nitelik kazanması sağlandı.
1923-28 arasında beş yıl Arap abecesi kullanıldı. Eğitimde yapılan tüm yeniliklere karşın, okur-yazar sayısı 1920 devrimcilerinin beklediği hızla artmamıştı. Çünkü toplumun önünde öğrenilmesi, kullanılması son derece zor olan bir abece, anlaşılması güç, yapay bir dil olan Osmanlıca gibi iki büyük engel vardı. 1927 nüfus sayımına göre, okur-yazar olması gereken yaş grubundaki insanların sayısı 10.5 milyon kadardı ve bunun ancak bir milyonu okuma-yazma bilmekteydi. Bu durum okuma-yazma bilenlerinin oranının %19 dolaylarında olduğunu göstermektedir.
Atatürk’ün eğitimle ilgili en önemli hedefi, halkımızı cehaletten kurtarmaktı. Milli bir dilin kullanılması gerekliliğine inanıyor, bunun ilk ve temel koşulunun, yeni bir harf sistemine kavuşmak olduğunu çok iyi biliyordu. Harf devrimini bir eğitim ve kültür devrimi olarak görüyordu. Bu amaçla kapsamlı çabalardan ve hazırlıklardan sonra 1 Kasım 1928 günü Millet Meclisi’nin açış söylevinde Gazi Mustafa Kemal şöyle diyordu:
“Değerli ve sevgili arkadaşlarım! Her şeyden önce, gelişimin ilk yapıtaşı olan soruna değinmek isterim. Büyük Türk ulusu cehaletten az emekle kısa yoldan ancak kendi güzel ve soylu diline uyan böyle bir araç ile sıyrılabilir. Bu okuma-yazma aracı ancak Lâtin kökünden olan Türk alfabesidir.”
Latin harflerinin 1928’de kabul edilmesi, 70 yıllık bir arayışın ve tartışmaların sonucuydu.
İşte Atatürk bu konuda ortaya atılan çeşitli görüş ve tartışmaları gerçek bir Türk aydını olarak yakından izlemiş, o tarihlerde yurt düzeyinde yüzdesi oldukça düşük okuma-yazma oranını yukarı düzeylere çekebilmek noktasından hareketle Türk toplumu için çok önemli gördüğü bir eğitim sorununa gereken ağırlığı vermiştir.
Dil Devrimi, ulusal bir kültürün gelişmesi için, ulusal bir dilin yeniden canlandırılması prensibine dayanır.
Sekiz yıl gibi oldukça kısa bir süre sonra, 1935’te okuma-yazma bilenlerin sayısı yaklaşık 2.5 milyon olmuştur. Bu ise okuma-yazma bilenlerin oranında %150’lik bir artışı belgelemektedir.
Harf Devrimi’nin Türk kültür hayatında, Türk Tarih Kurumu (1931), Türk Dil Kurumu (1932), Halk Evleri (1932) gibi kurumların oluşmasında; Basma Yazı ve Resimleri Derleme Kanununun (1934) çıkarılmasında, genel anlamda halk eğitimi çabalarının hızlandırılmasında, ortak bir konuşma dilinin oluşmasında ayrıca olumlu katkıları olmuştur.
Harf Devrimi, cumhuriyet aydınlanmasının en büyük devrimlerinden biri olarak görülebilir. Ulusal bir kültürün gelişmesi sağlanmış ve milli bir dil yaratılmış, ulus devletimizin varlığı güvence altına alınmıştır. Mustafa Kemal Atatürk “Yaşamak isteyen uluslar, tarihleri ile tarihlerini her alanda yaşatan dillerine sağlam sarılırlar. Dilbilim, tarihin en uzak, en karanlık köşelerini aydınlatır. Türk tarihi, Türk ırkını ancak deneysel bilim belgeleriyle bulur. Türk dili, bunlardan en önemlisidir. Türk’ün tarihsel varlığı ile bu varlığın yeryüzündeki yaygınlığını, özellikle Türk dilinin özgünlüğü çok açık bir kesinlikle göstermektedir. Sonsal (nihai) hedefimiz, yalnız Anadolu Türklerinin değil bütün Türklerin ortak Türkçesini yaratmaktır. Türkçe bütün Türkiye’ye ve Türk dünyasına egemen kılınacaktır.” sözleri ile Türk dilinin önemini çok güzel açıklamıştır
kaynak yazı : Nuray Türk Günay
 Soru-cevap sitesi




Yorum Gönder

 
Top